Hakkımda

Fotoğrafım
Merhaba! Ben "Tesadüfler Kraliçesi"...Hayatta bir cok seyin tesadüf olduguna inanıyorum. Tesadüfen tanıştığım ve sevdigim insanların hayatımda varlıklarını sürdürmeleri benim için çok önemli...Tesadüfen sevdiklerimle, "merak" duygumun bir sonucu olarak, üzerine düşündüğüm seyleri paylasmayı da seviyorum... Bu blogu okuyorsanız, muhtemelen tesadüfen tanıştıgım ve sevdiğim bir insansınız...

29 Mayıs 2011 Pazar

Ego

Kapı çaldı. Çok ısrarlı değil ama, sakince, yavaşça, içerdekini boğmayacak şekilde. İçerdeki “kim o?” diye seslenir. “Benim” der dışardaki. “Sen kimsin?” sorusu takip eder bu durumlarda. Özellikle de sakince çalınıyorsa kapı! Eger israrli ve boğucu bir sekilde calınsaydı kapı muhtemelen “ben”in kim oldugu merak edilmeyecekti, demirden perde açılmadan önce. Fakat biri kapınızı yavaşça, sessizce çalarsa ve kim olduğuyla ilgili soruya sadece ve sadece “benim” derse, daha çok sorguya ve suale maruz kalır...

Kalabalık bir yerde; yeni bir sınıf, yeni bir iş, yeni bir ... Yeni bir şey işte... “Merhaba! Ben bilmem kim!” deriz. Hemen akabinde, kendimizle ilgili en çarpıcı hikayeleri anlatmak isteriz, aceleyle, çarçabuk, hemen! Ne kadar harika bir insan oldugumuz, ne kadar başarılı olduğumuz, ne kadar şöyle oldugumuz ne kadar böyle oldugumuz...

Bu durumlarda hep söyle bir sahne belirir gözümün önünde: Biri sokakta kalmış, sırılsıklam. Bir apartmana sığınmak ister. Apartman kapısını yoklar. Tokmaklı oldugunu görür ve aslında hiç umudu olmamasına ragmen şansını dener. Bilirsiniz, tokmaklı kapılar genelde dışarıdan açılmazlar. Fakat bu açılır. Şaşırır! Gider, 3. kata çıkar. Çünkü 3. katlar alttan-üstten ısınıyordur, daire diğerlerine gore daha sıcaktır. Dışarıda üşüdüğü için fazlasıyla, sıcak olma ihtimali en fazla olan eve yönelir, ister istemez... Kapıyı çalar! Israrlı ve boğucu bir şekilde... İçerdeki bazen “kimsiniz?” diye sorar, eger tokmaklı dış kapı aslında işlevini çoktan yitirmiş ve bu biliniyorsa. Eger tokmaklı dış kapı, normalde çalışıyor ama sadece bir süreden beri bozuksa ve bu içerdeki tarafından bilinmiyorsa, “kimsiniz?” sorusu bilinçsiz olarak atlanır, zira bilindik bir simadır nasıl olsa.  “Kimsiniz?” sorusuna, eger soruluyorsa, elbette “benim” cevabı gelir. Telaşla kapı açılır. Gerçekten “o” mudur dışardaki? O aslında sadece yagmurdan kaçtığı için, ıslandığı için, ve sadece ve sadece 3. katlar sıcak oldugu için sizin kapınızın önündedir...

Samimiyetle “benim” diyebilmek, size kim oldugunuz sorulunca, sanırım hiç birimiz için kolay bir sey değil. Her seyden önce samimiyetinizi bile kanıtlamanız beklenir, sonra onca sorgu sual silsilesi. Evet, savunmasız oldugunu düşünür bir çok insan; kendini fazla ya da az değil, sadece oldugu gibi anlatırsa. Sahte kimlikler, sahte böbürlenmeler, sahte hikayeler yaratıp orada başrol oyuncusuymuş gibi kendimizi kaptırırız. Sahte şakşakçılarımız da olur elbet ki onlar devreye girebiliyorsa demek ki hastalığımız iyice ağırlaşmıştır. Sonra bu sahte sacma sapanlık içerisinde çok sağlam bir zırhımız oldugunu düşünürüz; fazlasıyla maskülen ya da fazlasıyla feminen...

Belki de bu kendini bilmezler sebebiyle aslında manası güzel olan “ego”, sevimsiz bir özellik haline geldi...

Tesadüfler Kraliçesi

İSMİM



Herkes için böyle midir bilmiyorum ama benim için biri herhangi bir sıfat kullanmak yerine sadece ve sadece “Burcu” demeyi tercih ederse, bu benim içimde garip bir mutluluğa ve anlamsız bir zafere dönüşüyor. Zafer olması için bir savaş olması gerekir di mi? Sanırım benim ismime takılan eklerle ve ismim yerine kullanılan muhtelif bence manasız laflarla bir savaşım var...

İsmimi seviyorum, TDK’da belirtilen anlamını da seviyorum! Fakat ismi “Burcu” olan başka birine “Burcu” diye hitap edilmesi, o kadar da etkilemiyor beni. Demek ki olay safi kelimede değil! Konu kişi ben olunca ve bir de üstüne üstlük “Burcu” diye seslenilince değmeyin keyfime. Ve hiç bir zaman anlamamışımdır sevgililer neden kendilerine çeşit çeşit sıfatlar bulurlar (aşkım, bebeğim, sultanım vsvs), sadece ismi ile hitap etmek varken. Dünya üzerindeki milyonlarca kişinin, biriciğine aynı sözü söyleyip, kendini ifade etmesi tuhaf.  Anlamsız geliyor bana...Aynı mekanda 3 çift varsa ve hepsi birbirine "aşkım" diyorsa, ortamda 6 tane "aşkım" oluyor. Ve yine ayırt edici sey "aşkım"ın tınısı oluyor. Insanların, her birimizin, kendimize özgü bir kokusu ve tınısı olduguna inanırım. Dolayısıyla, insanların kendine özgülüklerini bu derece terk etmiş olmaları, hepsini aynı yapıyor ve yavaş yavaş çürütüyor. En sevdiklerine bulabildikleri sıfat bile aynı...

“-ciğim, -cuğum” ekleri de ismimi yani beni sıradanlaştırıyor bence. Sahte bir “–ciğim,-cuğum şemsiyesi” altına girip korunuyoruz sanki, neyden korunduğumuzu bilmeden. Hayat sürekli korunmamızın gerektiği ve kendi yarattığımız sahte şemsiyelerin altına sığınarak anlam kazanacak kadar anlamsız mı? Bu –ciğim, -cuğum eklerinin varlığında, ismimin o iksirli anlamı kayboluyor, beni benden alan tınısı  gidiyor. Etrafımda bu Burcu seslenişini duyabilen herkes büyük bir hayal kırıklığına ugruyor gibi geliyor, sonuna –ciğim, -cuğum eki gelince. Bir nefeste, haykıra haykıra “Burcu” demek yerine, alçak sesle, hecelerine bölüp sürekli talepkar bir edayla “BurcuCUĞUM” denilmesi ruhunu kaybettiriyor ismime, boynu bükük yere bakıyor. Sürekli yere bakan insanlar nasıl ki sürekli gölgeleri izlemekten ileriye gidemezlerse, ismim de aynı hissiyata kapılıyor. Ruhumun, benliğimin beslendiği o tını mazi oluyor. Ruhum yerinde sayıyor...

Hangi yabanci ülkeye gidersem gideyim hiç bir zaman hiç kimse bana ismimin en yakın çevrem tarafından telafuz edildiğinde aldığım hazzı veremedi. Ya “r” harfi genizden çıktı, ya da yuvarlanıp kayboldu. Ya “u” harfine noktalar hediye edildi ve kabul etmeme şansı verilmedi. Ya “c” hiç çıkamadı ya da çengel sahibesi oldu, ki çengel ağızda bir yere takılıp, "c" harfim çıktıktan sonra geri gidebilsin diye.

Garip bir şekilde ben kendimi hiç bir ülkede yabancı gibi hissetmedim ve hiç yabancıymışım gibi de hissettirilmedim! Nasıl becerdim bunu bilemiyorum ama becerdim küçüklüğümden beri... Belki de merak duygum ve onları merak etmem, onların da beni merak etmesini sagladı ve meraktan köprüler birleştirdi beni onlarla; yabancı beni, yerli onlarla.Ama gerçekten de doğruymuş; “yabanci bir ülkede yaşamanın birinci icabı insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır...”  Hiç bir zaman ismimi beni benden alan tınısı ile telaffuz edemediler ve ben de ısrar edemedim, çünkü olmadı... Ama en azından sahte “–ciğim, -cuğum” ekleriyle ismimi ve dolayısıyla beni, kamulaştırmadıkları için onlara müteşekkirim...


Burcu Baran

*"Araf " kitabının üzerine yazıldı... 

12 Nisan 2011 Salı

Far Far (Yael Naim)

 Far Far 

Far far, there's this little girl

she was praying for something to happen to her
everyday she writes words and more words
just to spit out the thoughts that keep floating inside
and she's strong when the dreams come cos' they
take her, cover her, they are all over
the reality looks far now, but don't go

How can you stay outside?

there's a beautiful mess inside

there's a beautiful mess inside


Far far, there's this little girl
she was praying for something good to happen to her
from time to time there are colors and shapes
dazzling her eyes, tickling her hands
they invent her a new world with
oil skies and aquarelle rivers
but don't you run away already
please don't go oh oh

How can you stay outside?
there's a beautiful mess inside
how can you stay outside?
there's a beautiful mess inside
Take a deep breath and dive
there's a beautiful mess inside
how can you stay outside?
There's a beautiful mess
beautiful mess inside

Oh beautiful, beautiful

Far far there's this little girl
she was praying for something big to happen to her
every night she hears beautiful strange music
it's everywhere there's nowhere to hide
but if it fades she begs
"oh lord don't take it from me, don't take it"

She says, "I guess I'll have to give it birth
to give it birth
I guess, I guess I have to give it birth
I guess I have to, have to give it birth
there's a beautiful mess inside and it's everywhere

Just look at yourself now
deep inside
deeper than you ever dared
deeper than you ever dared
there's a beautiful mess inside
beautiful mess inside

how can you stay outside?

oh oh oh oh





3 Nisan 2011 Pazar

Denk geldim...(3)

"İnsan hayatının değeri” diye bir kavramımız var mı bizim? gerçekten incelediğimizde, kurcaladığımızda bu konuyu, olmadığını görüyoruz. Biraz “var” gibi göründüğü durumlarda “bizim” yakınımız olan “insanlar”ın hayatları bir değer taşıyabiliyor. “Düşman”sa, yüzünü, binini birden telef etmek bir sakınca değil, özlenen bir başarı. Öte yandan, “keşke bir oğlum daha olsaydı, onu da vatana, devlete şehit vereydim” diye konuşan (konuşturulan) “anne”lerin olduğu ideal annelerin, “sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana” diye konuştuğu bir toplumda, “bizden” olan insanların hayatlarının “değeri” nereye kadar?"

Murat Belge

13 Mart 2011 Pazar

Denk geldim... (2)

“Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.”


Pinhan

Kendini Gerçekleştirmek...

Cem Mumcu yazmış... Ben beğendim, zaten bana bu Maslow ihtiyaclar hiyerarşisi öğrendiğimde de mantıklı gelmişti...


Abraham Maslow’un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi sıklıkla bir piramit olarak düşünülür. Bu piramidin neresindesiniz ya da neresinde olmayı arzu edersiniz? İşte size yol gösterecek birkaç insan özelliği...

En temel ihtiyaçlar piramidin tabanında yer alır. Nefes almak, yemek, içmek, ısınmak, barınmak gibi fizyolojik ihtiyaçlardır bunlar. Varsayıma göre, açlık içinde birinin daha üst düzeydeki bir arzuya yönelmesi pek olası değildir. Bir üstteki katmanda güvenlik vardır. Eğer kişi kendisini, ailesini ve içinde bulunduğu toplumu güven içinde hissederse bir sonraki katmandaki ihtiyaçları tatmin etmeye yönelebilir. Üçüncü katmanda ait olma ve sevgi gereksinimi vardır. Yani yaklaşık olarak başkalarıyla ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak... Daha da yukarı çıkıldığında saygınlık ve değer gereksinimi vardır ki bu prestij, başarı, yeterli olmak, başkaları tarafından tanınmak ve benimsenmek gibi ihtiyaçları içerir. Piramitin en tepesindeyse kendini gerçekleştirme gereksinimi vardır. Aslında anlaması çok kolay. “Aç ayı oynamaz” sözünden gidin. İnsan, bir  alt katmandaki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, yani kişilik düzeyine geçemez. Birey için o an baskın olan gereksinimler hangi katmana aitse, kişiliğin gelişmişlik düzeyi de onun tercihinden bağımsız olarak bu gereksinim katmanına karşılık gelen düzeyde olabilir (istisnalar dışında). Yani denmektedir ki, karnını doyurabilen ama ciddi biçimde güvenlik sorunu olan birinin kendini geliştirmeye dönük bir kitabı okuması pek de beklenemez. Piramitin tepesindeki katmana gelelim: Kendini gerçekleştirme... Teoriye göre kişi ancak diğer ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kendini gerçekleştirmeye odaklanabilir.  


Kendini gerçekleştiren insanların özellikleri nelerdir?

Kendi özelliklerini kabul etme ve demokratik dünya görüşü: Kendini gerçekleştirmiş insanlar, geçmişleri, şu anki konumları, sosyo-ekonomik, kültürel düzeyleri ne olursa olsun kendilerini ve diğerlerini oldukları gibi kabul etme eğilimi gösterirler. Suçluluk duymadan ve kısıtlamalardan uzak biçimde, kendilerinden ve hayatlarından keyif alırlar.  

Gerçekçilik: Kendini gerçekleştirmiş insanların bir diğer özelliği, gerçekçilikleridir. Bilinmeyen veya farklı olan şeyler karşısında korkulu olmak veya yok saymak yerine, mantıklı bakış açısı sergilerler.
Sorun odaklı olmak: Yine bu kişilerin, kişisel prensipleri ve sorumluluk bilinçleri gelişmiştir. Gerçek sorunlarla uğraşmaktan zevk alırlar ve diğer insanların da hayatını güzelleştirmek isterler.
Doruk deneyimleri: Bu kişiler de sıklıkla doruk deneyimleri olur. Doruk deneyimi çoşku, merak ve huşu yani handiyse dehşetle karışık saygı, zaman ve mekan kavramının unutulması gibi hislerle belirlidir (Ki bu ayrı bir yazı konusu). 
Otonomi: Bu kişiler diğerlerinin mutluluk ve memnuniyet tanımlarına uymak zorunluluğu hissetmezler. Bu otantik bakış açısı, kişinin o anı yaşaması ve her deneyimin güzelliğini takdir etmesine sebep olur.
Tek başınalık ve gizlilik: Bu kişiler tek başınalıktan (yalnızlıkla karıştırılmamalı) zevk alırlar ve gizliliğe önem verirler. Diğerlerinin dostluğundan zevk alırken, kendilerine zaman ayrımak, kendilerini keşfetmeye önem vermek gibi  öncelikleri de vardır.
Derinlikli mizah anlayışı: Kendilerine ve durumlara gülebilirler ama başkalarının duygularıyla dalga geçmezler .
Spontanlık: Açıklık, geleneklere yapışıp kalmamak ve spontan olmak. Genel kabul gören sosyal beklentileri gerçekleştirmek için düşüncelerinde ve davranışlarında kendilerini hapsolmuş hissetmezler.  
Yolculuktan keyif almak: Somut bir hedefleri olsa da, olayları başı ve sonu olan şeyler olarak görmezler. Bir şeyi başarmak için çıkılan yol da önemli ve keyiflidir.

Bir üst katmana hazır olmak

Bütün bunlara ne kadar yakınsınız bir bakın. Fakat piramidin en tepesini arzu edenlere bir şey söylemeliyim. Orayı var etmek için geçmeyi beklediğiniz alt katmanlara ne gibi yükler ve beklentiler eklediğinize bir daha bakın. Güvenlik veya ait olma gereksiniminiz, sizin için ne zaman tam anlamıyla tatmin olacak? Daha üst katmanı harekete geçirecek doyum halinize ne zaman ve neyle ulaşacaksınız? Etrafımızdaki bir çok şey, o katmanları iyice büyütüp genişletirken hangi noktada bir üst katmana hazır hissedeceksiniz kendinizi? 
Dahası, size bir sır vereyim isterseniz. Benim bildiğim, gördüğüm, tanıdığım kendini gerçekleştirmiş bireylerin hemen hemen hepsinin temel özelliği alttaki katmanları bir güzel, tıkabasa yaşamış, halletmiş, doldurmuş olmaları değildi. Bir biçimde o katmanları çokca değil anlamlı biçimde doldurmuşlar, hatta bazılarını önemsiz hale getirmişlerdi. Güvenlik gereksinimi katmanını geçmek için kapısında güvenliği olan bir sitede oturmayı veya ölümsüz olmayı beklememişlerdi. Hele hele ait olma gereksinimi içeren katmandan beklentileri hiç de fazla değildi. Zaten bu katmandan beklentisi fazla olan birisiyle piramidin tepesine ait olan özelliklerin nasıl da çeliştiğini anlamışsınızdır.

Cem Mumcu

10 Mart 2011 Perşembe

Denk geldim... (1)

"Bir karga ile bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlendiğini gördüm. Şaşırdım-kaldım; derken aralarındaki birlik nedir onu bulayım diye hallerine dikkat ettim. Şaşkın bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı... (Bir kuşun kendi cinsinden olmayan bir kuşla uçmasının, yayılmasının sebebi.)"


Mesnevi II. Cilt