Hakkımda

Fotoğrafım
Merhaba! Ben "Tesadüfler Kraliçesi"...Hayatta bir cok seyin tesadüf olduguna inanıyorum. Tesadüfen tanıştığım ve sevdigim insanların hayatımda varlıklarını sürdürmeleri benim için çok önemli...Tesadüfen sevdiklerimle, "merak" duygumun bir sonucu olarak, üzerine düşündüğüm seyleri paylasmayı da seviyorum... Bu blogu okuyorsanız, muhtemelen tesadüfen tanıştıgım ve sevdiğim bir insansınız...

4 Nisan 2013 Perşembe

Ölünce Özleyeceklerim

İş yerinde ölümsüzlüğü tartışıyoruz, insanoğlunun giderek ölümsüzlük yolunda ilerlediği gerçeği… Moore kanunu yardımıyla, 2020’de kişisel bilgisayarların insan beyni kapasitesine ulaşacağı hesaplanmış. Genetik, nanoteknoloji, robotik gibi alanlardaki hızlı değişimin, şu anda toplumda hissedilmeyen ama “biyolojik insan” tanımı gibi bu yüzyılın çok temel bazı kavramlarını değiştireceği ve “ölüm” kavramını insanın değiştireceği ön görülüyormuş.

Sıra bana geliyor, fikrim soruluyor… “Ölmeliyiz” diyorum, “ama teknolojiye karşı olduğumdan değil, görüşlerimin değişmez olmasından veya dindar olduğumdan da değil! Ölmeliyiz çünkü o zaman doğum’un bir manası kalmaz. Ölmeliyiz çünkü dünyada çok insan var ki dünyanın onlara sunduğu adaletsiz şartlar karşısında korudukları ‘ahlaklı’ tavırlarının, ‘öteki’ dünyada mükafatlandırılacağına inanıyorlar.” Bence ölmeliyiz, evet…

Ölünce çok özleyeceklerim var aslında ama evet yine de ölmeliyiz…

Annem – Babam
Arkadaşlarım
Gereksiz de olsa bir şey öğrenmek
Birine bir şey öğretmek
Sevdiğime sarılıp uyumak
Okul
Yeşil erik
Peynir
Kahkaha atmak
Birilerini güldürmek
Müzik dinleyerek yürüyüş yapmak
Sevdiklerimle tatil yapmak
Bodrum, Ormancılar sitesi
Hayal kurmak
Sevdiğimin ne olursa olsun yanımda olacağına inanmak
Ona güvenmek
Yemek yapmak
Misafir ağırlamak
Londra
İlkbahar
Yaz
Bira
Deniz
İlginç yerler görmek
Sadece kendim için değil, birileri için de yaşayabiliyor olmak
Dans etmek, bazen evde kendi kendime J
Sevmek
Sevilmek ya da sevildiğimi farz edebilmek

Bugün to-do listemdeki maddeler yerine, ölünce özleyeceklerimi düşündüm. Ölünce bunları özleyeceksem, yaşarken böyle bir listemin olmasını ve bana arada kendimi hatırlatmasını istedim ben de…

İnsan bazen curcuna içerisinde kendini unutabiliyor, şaşırabiliyor yolunu birilerinin veya bir şeylerin etkisinde kalıp. Bizi kendimize hatırlatacak listelere ihtiyacımız olabilir arada.

Bu da öyle bir liste işte, kafam karıştığında bana birazcık yardım edebilsin diye…

Tesadüfler Kraliçesi

20 Ocak 2013 Pazar

İpekböceği Özgürlük Modeli

Bugün Gündüz Vassaf’ın “Özgürlük nedir?” başlıklı bir köşe yazısı vardı, onu okudum. Sonra da Yıldız Silier’in Oburluk Çağı kitabında özgürlükle ilgili çok sevdiğim bir kısım* vardı, onu okudum tekrar. Bir çoğumuz özgürlük hakkında ahkam kesiyoruz sürekli ama acaba kendi özgürlük tanımımız üzerine oturup ne kadar kafa yoruyoruz?

Etrafımda özgürlük kavramıyla bir “dava”sı olanlara baktığımda, genelde hep huzursuz ruhlar olduklarını görüyorum. Yani iç huzuru olan ve kendi halleriyle memnun olanların genelde özgürlükle ilgili bir davası olmuyor.  Huzursuz ruhlar, beslenmesi zor olan ruhlar, doymak bilmeyen ruhlar oluyorlar, hep eksik bir şeyler buluyorlar. Bir şeye ihtiyaç duyuyorlar, sonra onu alınca yine eksik başka bir şey kalıyor.. Ve bu böyle devam ediyor... Ve sanki bu huzursuz ruhlar aradıkları şeyin adını “özgürlük” koyunca, doyuramadıkları ruhları ve hep eksik kalan o bir tarafları meşrulaşıyor! Zira özgürlük duygusu genellikle tanım itibariyle zaten hiç bir zaman tamamlanamayacak bir duygu haline geldi...  Dolayısıyla huzursuz olmaları için geçerli sebepleri oluyor, huzursuz ruhların. Onlar özgürlüğün peşindeler, alışınca bir şeyi bırakıp gidebilme özgürlüğünün peşindeler, alışkanlıkları reddetme peşindeler, eksik olan taraflarının zaten hiç bir zaman tamamlanamayacak bir şeyle doldur(ama)maya çalıştıklarından, huzursuzluklarını aslında haklılaştırma peşindeler... Ve bence Halil Cibran çok haklı : “ne zaman ki özgürlüğü arama tutkusu dahi sizi rahatsız eder ve özgürlüğün bir erek ve tatmin olduğuna dair konuşmayı keserseniz, işte ancak o zaman özgür olabilirsiniz...”

Gündüz Vassaf yazısında özgürlüğün zıt anlamlısının "alışkanlık" oldugunu söylemiş.Özgürlük bu kadar iyi bir şeyse, ki elbette öyle, zıt anlamlısı da o kadar kötü olmalı, di mi? Alışkanlık sahiden de bu kadar kötü bir şey mi? Alışma duygusu olmasaydı, insan acaba hayatta kalabilir miydi? Alışma duygusu olmasaydı insan sevdiklerinin kaybını nasıl normalleştirebilirdi? Alışma duygusu olmasaydı insan “değişim”e nasıl ayak uydurabilirdi? Alışma duygusu olmasaydı zaman nasıl “ilaç” olabilirdi? Alışma, bence iyi veya kötü bütün duygu dalgalanmalarını normal seyrine indirgeyen ve aslında insanın iç huzuru için  elzem olan, gayet aslında faydalı tarafları da bulunan bir şey. Bu derece negatif bir şeymiş gibi lanse edilmesi de beni oldukça rahatsız etmeye başladı. İnsanın hem kendi kendine ve hem de etrafındaki insanlara huzur verebilmesi, kendisini sürekli bir “savaşçı” gibi görmemesi için, “alışkanlık” ile barışabilmesi gerekli bence.. Ve bence alışkanlık kati-iyen benim özgürlük tanımımın zıt anlamlısı olamaz!

Benim tanımıma gelince... Şimdiye kadar denk geldiklerim arasından en çok Yıldız Silier’in yazdığını kendimle bağdaştırdım ve bu benim de tanımım olmalı dedim; ipekböceği özgürlük modeli!  

“Hayat, kendi halinde bir insanın kendini kaybetmeden arkasında küçük de olsa bir iz bırakma mücadelesi” ise, ben ipekböcekleriyle aynı özgürlük tanımını benimsemek istiyorum, huzursuz ruhların tatminsizliğinin içinde saklandığı parlak, renkli paket olan özgürlük tanımını değil....


* Yıldız Silier’in “Oburluk Çağı” kitabından en sevdiğim kısım:

Yeni renkler peşinde, rüzgârın estiği yöne doğru sürüklenen (kolayca manipüle edilebilen, baştan çıkartılabilen) bir kelebeğe benzeyen hazcı birey ile tutkuyla bağlandığı bir idealin etrafında dönüp durarak kozasını ören ipekböceğine benzeyen etik birey arasındaki ayrım, günümüzde ne olduğumuza ve ne yaparsak hayatımızı daha anlamlı kılabileceğimize dair ipuçları barındırıyor. Oysa dışarıdan baktığımızda, çiçekten çiçeğe tasasızca uçan bir kelebek bize özgürlüğü çağrıştırıyor; kendisini kozasının içine hapseden ipekböceğinin ise özenecek bir yanı yokmuş gibi geliyor. Kelebek sadece şimdiyi yaşarken, ipekböceğinin şimdisini, gelecekte ne olacağı belirliyor.

 Kelebeği daha özgür olarak görmemizin altında özgürlüğü sonsuzlukla ve sınırsızlıkla ilişkilendirmemiz yatıyor olabilir. Halbuki, matematikte değişik sonsuzlukla arasında yapılan ayrıma göz attığımızda, sağduyuya ters gelen, çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşırız. Cantor’un çapraz ispatına göre, mesela 0 ve 1 arasındaki bütün noktaları belirten reel sayıların kümesi (sınırlı bir sonsuzluk), tüm tam sayıların kümesinden (sınırsız bir sonsuzluk) daha büyüktür. Bu sonuçtan çıkarak özgürlüğün anlamına dair farklı bir sezgi geliştirebiliriz. Hazcı/obur birey, acıdan kaçar ve zevk peşinde koşar; oysa hayatta sonsuz sayıda acı ve zevk olduğu için, hiçbir zaman “tam” hale gelemez. Oysa, kendi sınırlarını belirleyebilen birey, bu sınırlı alanda sonsuzu yakalayabilir. Örneğin kendine uygun yeteneklerini kullanabileceği bir mesleğe sahipse, her gün “aynı” işi yaparken bile kendini gerçekleştirebilir. Değerini bildiği, özen gösterdiği, kafa dengi birkaç arkadaşı olan birinin, internette bişr sosyal paylaşım ağında 1000 “arkadaşı” olan birine göre çok daha sahici ve dingin olması gibi. Çağımızda her şeyin daha fazlasının, daha büyüğünün, daha gösterişlisinin daha iyi olduğuna şartlandırılmışken, sadeliğin, az ve özün değerini bilmek, kendiyle barışık olmak, dış motivasyonlara muhtaç olmadan kendini motive edebilmek gibi hasletler, kısaca kendi sınırlarının farkına varıp, bütünselliğe ulaşmak gitgide zorlaşıyor. Acaba özgürlüğü, her istediğini sınırsızca yapabilmek olarak algılamamız, çağın ruhunu (şişirilmiş, botokslanmış egoların ya da narsizmin yükselişini) yansıtıyor olamaz mı?

(Narsizm ‘ısrar’ (ki vazgeçmenin reddidir) ve ‘ifrat’tan beslenir. Vazgeçebilmek ve yetinebilmek (‘Yeter’i bilirsen ‘kendine yeterli olursun!’) insan oglunun mutluluğu için elzemdir.)

Tesadüfler Kraliçesi


16 Ocak 2013 Çarşamba

Geleneksel mi, yenilikçi mi?

Hacı ninem küçükken “gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılmalıdır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi başının üstünde taşımaktadır” demişti bir kere… Küçükken, aklım ermezken çok etkilenmiş olmalıyım ki bir süre masaya tabak koyarken bile “acaba masanın da duyguları var mıdır?”, diye düşünüp tabakları hızlıca çarpmamaya özen gösterdiğimi çok net hatırlıyorum.  Halbuki dünyanın en yaramaz çocuklarından da biriymişim. Yetişkinler yaramaz cocukları hakir görür ya hep, edepsiz bulurlar. Keza ben de Edirne’de ev gezmelerinde istenmeyen cocuk oldugumdan, annem bir süre cok üzülmüş. Çünkü kendisine açık açık “Burcu’da bir sıkıntı var cok hareketli” denmiş, annem de bunun kendisine bir mesaj oldugunu düşünüp kendini mümkün oldugunca ben biraz daha büyüyene kadar geri çekmiş. Hem o kadar yaramaz olup, hem de masanın da duyguları var mıdır diye düşünmek biraz tuhaf tabii... Taa o zamanlardan belliymiş hala içimde var olan tezatlar; 

Yenilikçi miyim, yoksa geleneksel mi?


Bir yandan mümkün oldugunca özgürlükçü, yenilikçi olmaya çalışırken, aynı şeylere saplanıp kalmamaya özen gösterirken, geleneksellikten de içten içe tümüyle vazgeçemiyorum.  Tamamen rasyonel veya nesnel mi olmalıdır insan gelenekselliği köşeye bırakarak, yoksa o zıtlığı da bir miktar dengelemek mi gerekir, bilemiyorum. Bana, zaten oldukça köksüz, bir orada bir burada yetiştiğimden ötürü sanırım bazı geleneksel öğelerin benimsenmesi güven veriyor. Çünkü insanlarla ilgili bazı kodlardan, olurlardan veya olmazlardan, yola çıkarak tahminde bulunursunuz. Davranışlarıyla ilgili tahminde bulunabildiğiniz insanlar ise size güven verir aslında. İşte tam da bu kadar tahmin edememe ve “her an her sey olabilir, herkesten her sey beklenir, hazırlıklı olmak lazım” mantalitesi sebebiyle modern insan şehirde kimsenin davranışını tahmin edemez oldu. Tahmin edemeyince, kendini garantiye almak adına güvenmemeyi tercih etti… “Güven” duygusunu tahmin edilebilirliği fazla olan metalarda aramaya başladı belki de, insanlarda, insanlarla olan ilişkilerinde değil. İnsanların huzursuzluğu belki de biraz bununla da bağlantılıdır, bilemiyorum… 

Belki bu ortamda, bu kadar herkesin her şeyi yapma potansiyeli olduğunun düşünüldüğü ve insanların her hangi bir etik değer tanımaksızın her seyi yapabilmeye muktedir olduğu bu ortamda, iç huzursuzluklarını gidermek için modern insan, “güvenlik ihtiyacı duygusunu” en aza indirmeye odakli uzak doğu felsefesine sardı; çıkışı orada buldu belkide, kim bilir?

Aslında,  kapıdan dışarıya çıkılırken insanların arkalarını dönmeyeceklerinden emin olmak çok da kötü bir şey olmayabilir. Ve küçük yerlerde kapı önünde ayakkabıların dışarıya değil, aslında içeriye doğru çevrilmesi gerektiğinin düşünülmesi... Ve yine bu küçük yerlerde ayakkabıların dışarıya dönük olmasının, “git, bir daha gelme” demek olacağının bilinmesi ve misafire “yine gelin, bekleriz” demek adına ayakkabıların içeriye doğru çevirilmesi ne kadar hoş bir geleneksel nezakettir…  

Geri geleceğinin sözünü vermek adına, evden arkanı çevirerek değil de, yüzün içeriye doğru dönük ayrılmak, aslında ne kadar da manalıdır…

Tesadüfler Kraliçesi

12 Aralık 2012 Çarşamba

Dünyanın Üç ifade şekli


Gita’da maddesel dünya ve bu dünyadaki tüm insanların eylemleri tutarlı bir şekilde kategorize edilmiştir. Buna göre maddesel dünyanın 3 ifade şekli vardır:

Erdem, tutku ve cehalet.

Her insan için bu ifade şeklinden ve özden mutlaka bir tanesi diğerlerin baskındır. Hangisinin baskın olduğu insanın daha önceki yaşamlarındaki yaşantısında ve eylemlerinden bağımsız değildir. İnsan yaşamının sonunda bedenini terk ederken hangi varoluş seklini anımsarsa kuskusuz o duruma erişir. Ve ruhlar hayatlar yaşadıkça erdemli hale gelebilirler. Hayat başlarken bedenlenen ruh mutlaka 3 ifade şeklinden birine daha yatkındır. Bütün gerçeğe hakim kişiler bile erdemli olmayabilirler.  Gerçek bilgiye göre hareket eden kişi bile özünün doğası dışına çıkamaz. Çünkü herkes maddesel dünyanın –kendi seçtiği- uç yansımasından birinin (erdem, tutku, cehalet) yolundan gider. Bunu görmezden gelmek neye yarar?

Maddesel dünyadaki insanın algılarını dışarıya yönelttikçe bu 3 ifade şeklinden ‘tutku’ya kapılması kaçınılmazdır.  İnsan algılayabildiği objeleri seyrettikçe dikkatinin giderek objelere takılıp kaldığı bir eğilim geliştirir. Bu eğilim isteklere neden olur, onlar da öfkeye neden olurlar. Zaten insanı da günahkârca hareket etmeye zorlayan şey zevktir ve zevk de tutkunun maddesel dünyadaki yansımasıdır. Tanrının en yüksek kişiliği konuştu: İşte o; tutkunun maddesel dünyadaki yansımasıyla ilişkili olmaktan kaynaklanan ve daha sonra öfkeye dönüşen zevktir. O her şeyi silip süpüren, bu dünyanın günahkâr düşmanıdır, bilesin.

Tabii ki 3 ifade şeklinin insana getirdikleri birbirinden farklıdır:  Erdemin ifade seklinde yasayan kişi mutlulukla şartlanır. Tutkunun ifade seklinde yaşayan kişi sonuç veren çalışmayla (gitgide artan miktarda mal, para, başarı veya güç kazanma isteğiyle) şartlanır. Cehaletin ifade seklinde yasayan kişi çılgınlıklarla şartlanır.

Tutkunun bir diğer özelliği de doyurulamaz oluşudur. Zaten bu yüzden sonu yoktur ve bu ifade şekline teslim olan kişi hayat boyu huzur bulamaz. Sürekli okyanuslara akıp durdukları halde onların seviyesini asla yükseltemeyen nehirler gibi, dur durak bilmeyen istekler selinden etkilenmeyen kişi huzura kavuşur, isteklerini tatmin etmek için çabalayanlar huzura kavuşamazlar.

( Denk geldim, bilmiyorum kim yazmış.)

9 Aralık 2012 Pazar

"Medeni Alternatifler Dünyası"

Medeniyet nedir? Vikipedya’daki açıklamaya göre;  “medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder.” Bu durumda medeni bir toplum aslında sözü geçen maddi ve manevi varlıkları barındıran, düşünen insanlardan oluşan bir toplumdur. Yani her toplum aslında medenidir... Bilemiyorum belki sosyoloji okusaydım bu konu hakkında detaylı tartışmalara katılma imkanım olurdu ama oldugu kadar...

Gecen gün bir arkadasım "günümüzde medeniyet, sosyal medyada beklemediğin bir anda karşına çıkan eski sevgili fotoğrafı için sergilediğin cool duruştur " diye bir geyik yaptı ve ben de geyik olsun diye facebook’da paylastım. Güldük eğlendik vesaire vesaire ama ben geyikMİŞ gibi paylaşmış olsam da kafamda bunun üzerinde aslında ciddi olarak düşündüm... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Batı medeniyetlerine ulaşmaya çalıştık, kah ulaştık kah ulaşamadık. Bence biz Batı medeniyetinin tam olarak neyi ifade ettiğini anlayamadan, ilkesel düzlemini sindiremeden bazı “medeni” olduğunu düşündüğümüz özellikler edindik. Ben ergenlik dönemimi Batı’da geçirdim ve ister istemez bazı değerler edindim, iyisiyle kötüsüyle... Biraz bireyselleştim ama elbette ki içinden geldiğim kültür dolayısıyla, bireyselleştiğim kadar bireyselleşemedim de. Bireyselleşmek sanki “kendinden başka kimseyi umursamamak” konusunun bir alt başlığı gibi algılanıyor. Özgürlük ise, “insanın sadece kendisini mutlu eden şeyleri önemsemesi” konusunun bir ana fikriymiş gibi... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Bireyselleşme bence insanın sürekli kendini garantiye almasını gerektirecek kadar iliklerimize işlemiş bir durumda. “Medeni alternatifler dünyasına” hoş geldiniz... Gerek sevgili konusunda olsun, gerek arkadaş konusunda olsun alternatiflerimiz olmayınca kendimizi savunmasız hissediyoruz! Olur da sevgilimizle aramız bozulursa diye, iletişimde olmayı kesmediğimiz alternatifler... Olur da arkadaşsız kalırım endişesiyle “görüşelim" diye mail atıp, hiç bir zaman görüşmeye fırsat yaratmadığımız alternatif insanlar var... İşin en ilginç yanı ise, bu alternatifler olmadan kendimizi güvensiz hissetmemiz bence. “Asil küme”, "yedek küme" olmadan anlamsızlaştı. Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Bizim bir alternatifler dünyamız yoksa bile, biz mutlaka birilerinin alternatifler dünyasının bir parçasıyızdır, belki sevgili olarak, belki arkadaş olarak. Ya da bize karşı oluşturulmuş bir alternatifler dünyası vardır. Vardır elbet... Ve bunun farkına varıp, ses çıkarttığımız zaman ise, “medeni olmayan insan” oluveriyoruz...

Sevgilinizin başka biriyle flirt ettiğini hissettiğinizde, eger “kanıt” yoksa elinizde, sakin olup medeni olmanız gerekmektedir... Hisler plazalarda manasızlaştığı kadar duygu dünyamızda da anlamını yitirdi! Kanıtlarla konuşmalıyız! Yoksa kuruntulu, medeni olmayan, modern olmayan biri oluverirsiniz... Bir arkadaşınız eski sevgilinizle veya hoşlandığınız kişiyle flirt ediyorsa, sakin olmanız gerekir! Ne çok canınız yanıyordur o ikisini içeren resmi hayal edince. Belki de nefesiniz tıkanıyordur düşününce bile ama sakin olmalısınız. Yoksa sizi "medeni olmayan" olarak ifşa ediverir cümle aleme... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...


Insan artık canını acıtan, bogazında düğümlenen şeyleri kabullenemediği zaman “medeni olmayan insan” oluveriyor.

Artık medeniyet asıl anlamını yitirdi...

Artık medeni olma halleri omuzlarımızda bir yuk haline geldi belki de...

Artık medeniyet insanların “bireysellik” silahlarını çıkartıp, etraflarını tam kalbinden vurması demek oldu...

Artık medeniyet ve medeni olma halleri, alternatifler dünyamızı sarıp sarmaladığımız güzel bir paket haline geldi...

“Medeni alternatifler dünyasına” hoş geldiniz...


Tesadüfler Kraliçesi

20 Eylül 2012 Perşembe

"Daha çok ölmek"


13 yaşındaydım, telefon gelmişti ve kuzenimin vefat haberi gelmişti… Askerdeydi, trafik kazası geçirmiş. Biz ise o sırada Almanya’daydık, geleli daha 1 sene olmuştu ve ben yeni yeni alışmaya başlamıştım. O ise, diş hekimiydi ve yeni mezun olmuştu.

Selçuk Abim, lisenin bir kısmında biz Edirne’de oturduğumuzdan bizde kalmıştı. O zamanlar Trakya’da bir tane Anadolu Lisesi vardı ve civardaki ilçelerden gelenler Anadolu Lisesi’ni kazanabilirlerse Edirne’da yaşamak zorundaydılar. Keza Selçuk Abim de bir süre bizde kalmıştı, sonra yurda geçmişti ama lise sonda annemle matematik çalıştıklarından hep bizde kalmıştı. Annemin meşhur “ÖYS kampının” bir üyesi olmuştu. Başarılı da olmuştu; Marmara Diş Hekimliğini kazandığı için tabii ki ailede herkes mutluydu.

Vefat haberi geldiğinde kısacık hayatımda ilk defa “hayatıma dahil olan birinin artık nerede olduğunu bilmeme fikrinin” ölümle eş anlamlı olduğunu düşünmüştüm. Olayı tam idrak edememiştim aslında, anlamaya çalışıyordum; birinin “ölmesi” ne demek? “Televizyonda sürekli ölüm haberleri izliyoruz ama yakınımızdaki biri ölünce demek ki daha çok ölmüş oluyor” diye düşünmüştüm. “Daha çok ölmek” ne demekti peki?

Kuzenimin çok sevdiği bir şair varmış ve Nermin Teyzem (Selçuk Abimin annesi) bu kişiden mezar taşına yazmak için bir dörtlük rica etmiş. O zaman aklımda kalmamıştı ismi bu kişinin sonra da Nermin Teyzem’e sormadım, bazen bazı şeyleri sormanın bir anlamı olmadığını düşünürüm. Bu da öyle anlamsız bir soru olacaktı işte. Bu kişi bir şey yazmamış ve Nermin Teyzem çok üzülmüştü, annemle telefonda konuşurlarken duymuştum. Demek ki şair için Selçuk Abim daha çok ölmemişti…

O zamanlar kendimi yalnız hissettiğimden çok yazı yazardım; günlük, mektup, şiir, hikaye vs vs… Maalesef şiirlerim bile vardı, platonik olarak hoşlandığım çocuklara yazardım. O çocuklar onlara şiir yazmış olan birinin varlığından haberdar olsalar ve ben ölsem acaba onlar için  “daha çok ölmüş” olur muydum? Pek sanmıyordum… “Demek ki” demiştim o zamanlar, “birinin daha çok ölmesi için bizim ne hissettiğimiz mühim olan.” 13 yaş için pek de fena bir neden sonuç ilişkisi sayılmazmış, şimdi geriye baktığımda…

Aslında o ismini hatırlayamadığım şaire ben o kadar da kızmamıştım. Bunun yerine kendim Selcuk Abim için bir şey yazmıştım. Çok çocukça olsa da, benim için Selçuk Abim’in “daha çok öldüğünü” dünyaya sessiz bir serzenişle ifade etmenin bir yoluydu belki de. Kim bilir? Anneme göstermiştim ve o da Nermin Teyzem’e söylemiş ve çok mutlu olmuş. Benden, 13 yaşındaki benden, yazdığımı onlara göndermemi rica etmişlerdi…

Selçuk Abim’in mezar taşında benim yazdığım dörtlük durur…

“Şu an nerede olduğunu bilmiyor olsam da” şeklinde bir kısım vardı. Türkiye’ye yollarken, annem orayı çıkartmam gerektiğini, Türkiye’de insanların askerdeyken ölen kişilerin şehit olduğuna ve şehitlerin cennete gittiğine inandıklarını söylemişti. Ve o kısmı çıkartmıştık...

Anlayamamıştım, hala da anlayamıyorum….

Ben aslında Selçuk Abim'in benim için, o ismini hatırlayamadığım şairden "daha çok öldüğünü" anlatmaya çalışıyordum, 13 yaşındaki bir çocuğun soru işaretleriyle...

Tesadüfler Kraliçesi

Geleceğe Mektup

Seninle belki tanıştık, belki hala tanışmadık veya belki de hiç tanışmayacağız bilemiyorum… Ama işini kolaylaştırmak isterim; eminim sen de herkes gibi yorgunsundur…

Artık öğrendim; “gizem” dopamin seviyesini arttırdığından, aşk duygusunu tetiklermiş. Meğer ondan gizemli hatunlara aşık olurmuş erkekler ve etrafımdaki kadınların çabası ondan sebepmiş. Ben o aranılan gizemli kadınlardan biri değilim, bunu bilesin… Aslına bakarsan belki kassam olurum. Ama biliyor musun? Hiiiç buna niyetim de yok! Eğer beni ilk tanıdığında sana gizemli geldiysem ve zamanla bu geçiyorsa, bil ki bu senin o hormona ihtiyaç duymandandı, ben gizemli olduğumdan değil.  Ve bil ki, sen bu hormona ihtiyaç duydukça, birçok kadın sana, belki de hiç olmadıkları halde, gizemli gelecekler. Ve sen hayal kırıklıklarından dolayı suçu hep dünyaya atacaksın muhtemelen… Eğer bir an olsun benimle ilgili bunu düşündüysen, hemen aklından o fikri çıkart!  O kadın ben değilim! O kadın senin kafanda yarattığın resimden kadın!

“Cool kadın” arayışın varsa… Yine yanlış yerdesin! Asla o ben değilim ve olmayacağım da… Bazen çok çoçukça bulacaksındır beni. Çok kolay ağlarım mesela, biraz şefkat gösterip başımı okşaman kafi kendime gelmem için. Ama çok kolay da gülerim. Kahkaha atmayı da çok severim ayrıca, hem de yüksek sesle! Konuşmayı da çok severim, başımdan geçen olayları, o anın heyecanını yaşayarak ve yaşatarak anlatmayı pek severim… Bazen anlattığım şeyler hiç ilgini çekmeyebilir ve gözlerinden nezaketen beni dinlediğini anlıyorumdur muhtemelen, merak etme… Buna asla alınmam, emin ol konuyu toparlamak için can atıyorumdur o esnada. Cool bir kadının sahip olmaması gereken çoğu özelliği bende bulabilirsin… Bunlar sadece bir kısmı!

İnsanları etkilemek gibi bir derdim yok, o sebeple kafama göre davranmayı tercih ediyorum. Ruh serbestisini çok önemserim! Birbirinden alakasız yerlere gidip, birbirinden alakasız şeyler yapıp, birbirinden alakasız şeyler dinleyip, hepsini de yaparken müthiş bir keyif alabilirim… Ne yaparsam yapayım, benim için aslolan "keyif" alabilmek ve  verebilmektir! Bunu oturmuş bir tarzım olmamasına bağlayabilirsin. Senin tercihin! Ama beni biraz tanırsan ve derinlere inersen özellikle belirli bir “kimliğe” sığmamaya çok özen gösterdiğimi anlayacaksındır. Bir tutarlılık arıyorsan, ilkelerime bak, şeklen yaptığım şeylere değil… Muhtemelen ben de aynısını yapıyorumdur. “İlke” ve "ruh serbestisi" hayatta en önemsediğim şeylerden biridir!

İnsan hep güçlü olmaya çalışır ya, ben de çalışıyorum elbet. Ama biliyor musun, zayıf noktalarımı göstermekten ve dile getirmekten de çekinmem pek. Zamanla görürsün acizliklerimi, ya da belki çoğunu gördün bile… Sadece Tanrı’nın kusursuzluğa hakkı olduğunu, hiçbir insanın kusursuz olmaması gerektiğine inanıyorum. Acizliklerimiz ve güçsüzlüklerimiz var, olmalı da! Senin de var, biliyorumdur da muhtemelen çoğunu ya da bileceğim! Ama emin ol, hiçbir acizliğini asla yüzüne vurmayacak kadarcık erdem sahibi oldum zamanla… Kendini rahat ve güvende hissedebilirsin! Ama en çok ihtiyaç duyduğum şey bil ki, benim de kendimi rahat ve güvende hissetmemdir… Yüzüme lütfen vurma, aciz olduğum şeyleri!

Sevmeyi çok severim; insanları, hayvanları, hayatı, çevremi ve muhtemelen seni de… Eğer sevilmekten ve özen gösterilmekten keyif almayacaksan, yine yanlış yerdesin! Eğer sevmek için kaybetmeye ihtiyaç duyanlardansan, lütfen benden uzak dur! Ben insanlara kaybetme korkusu aşılayıp, “huzursuzlukla beslenen yapay bir kalıcılık” yaratmayı reddettim! Arzulu değil, gönülden sevmeyi seviyorum. Delice sevmek değil niyetim, akıllıca sevmek… O sebeple de sevdiklerimin canını yakamıyorum çünkü kendi gönlüm yanıyor o zaman… Başka bir kadına ilgi veya heyecan hissettiğin anda, eğer o kadından uzaklaşamıyorsan, benden uzaklaş lütfen! Bil ki, ben bunu anlıyorumdur ve canım yanıyordur…

Sıra dışı bir kadın değilim! Son derece sıradan biriyim… En sevdiğim renk küçüklüğümden beri mavi idi, lisede yeşil de eklendi. Bende bulabileceğin şeyler ise muhtemelen heyecan verici şeyler olmayacak çünkü ben hayatıma giren insanlara manevi değerler katabilmeyi önemsiyorum… O sebeple, insanları ve anlattıkları hikayeleri dinlemeyi çok severim. En “samimi” hikayeler yaşlılarda olduğundan, nineler ve dedeler çok önemlidir benim için… İnsan ölüme yaklaştıkça yani yaşlanınca iyice, çok daha samimileşiyor bence. Ölüme yaklaşmak için illa ki yaşlanmaya gerek olmadığını düşünüyorum, işte o sebeple de gençliğin parıltısıyla ve kibriyle samimiyetin arka plana atılmaması gerektiğine inanıyorum…  

Ve bunları da o sebeple yazdım, samimiyetle...


Tesadüfler Kraliçesi