Hakkımda

Fotoğrafım
Merhaba! Ben "Tesadüfler Kraliçesi"...Hayatta bir cok seyin tesadüf olduguna inanıyorum. Tesadüfen tanıştığım ve sevdigim insanların hayatımda varlıklarını sürdürmeleri benim için çok önemli...Tesadüfen sevdiklerimle, "merak" duygumun bir sonucu olarak, üzerine düşündüğüm seyleri paylasmayı da seviyorum... Bu blogu okuyorsanız, muhtemelen tesadüfen tanıştıgım ve sevdiğim bir insansınız...

23 Ocak 2017 Pazartesi

Baş Başayım…


Annelik hakkında uzun zamandır bir şey yazmak istiyordum kayıtlarda bulunsun diye ama bir türlü fırsatım olamamıştı. Bugün niyet ettim, bakalım biter mi…

Bundan yaklaşık 17 ay önce Mine’m dünyamın vazgeçilmez bir parçası olarak hayatıma eklendi. 9 ay boyunca nasıl bir his olacağını merak edip durdum, karnımdan bebeğimi çıkarıp kucağıma verdiklerinde ilk aklıma gelen düşünce “tanrım, bu çocuk çok beyaz!” idi. Hala da süt beyaz benim Mine’m.

Mine’ye karşı hislerimi yazmam gerektiğini düşündüm ama bir türlü tarif edemediğim için hiçbir zaman toparlayamadım bu yazıyı, 17 aydır. Bugün Mine’ye karşı hislerim yerine, dünyaya karşı olan hislerimi yazmanın belki başlangıç için daha iyi olacağı fikri aklıma geldi ve onları biraz tarif etmek istiyorum. İlerde, ömrüm yeterse bakarım arada…

Aslında Mine’den önce fazlasıyla aktif bir hayatım vardı; sürekli görüştüğüm arkadaşlarım, okuduğum kitaplar, yoga derslerim, dans gecelerim, yemeğe davet ettiğim misafirler, uzun doğa yürüyüşleri, senede bir kez kendi başıma egzotik bir tatil, heves ettiğim bir şeyi öğrenmeye gittiğim çeşitli kurslar… Artık bunlar yok :) Dünyam daha mı az renkli tüm bu aktiviteler olmayınca? Aslında hayır! Kızım hepsinin yerini öylesine kapladı ki, başka bir şeye ayıracak vaktim yok denecek kadar az.

Dünyaya karşı hislerime dönecek olursam; çoğalmam ile birlikte hayatımın en yalnız zamanları başladı… Bir süre direndim, kızdım ama artık bunu kabullendim diyebilirim ve kırılmıyorum beni benimle bırakanlara.

Artık kötü bir şehir ile baş başayım...

Hayatımdan eksilenler önce keyif aldığım aktiviteler oldu, sonra yavaş yavaş arkadaşlarım koptular benden, sonra da eşim…

Artık kötü bir şehir ile baş başayım…

Hayat arkadaşım; kızım ve yeni biçimim ile birlikte büyüyoruz; hayali çiftlikler yapıyoruz, atlarımız var, bazen gökdelenler mahallesini zebralar ve zürafalar istila ediyor, bazen horozumuz Şakir “gıt gıt gıdaak, yumurtam sıcak” diye şarkı söylüyor, bazen de sadece Mine’yi izliyorum ve dünyanın hallerine şaşırmasına imreniyorum…

Artık kötü bir şehir ile baş başayım…

Hayat arkadaşım büyüyor, ben ise yaşlanıyorum…

Benim dışımda kimsenin ciddiye almadığı bir hayalim var; küçük ama gerçek bir çiftliğim olsun istiyorum, hafta sonları hayat arkadaşımı alıp bu şehirden kaçabileceğim.

Hayat arkadaşınla birlikte romantik hayaller kuramadan yaşamak, biraz fazla hoyrat bence! Baş başa kaldığım bu kötü şehirden, hayat arkadaşımı koluma takıp kaçma hayalim var…

Canım yavrum, hayatından müzik, dans ve hayat arkadaşı eksik olmasın! Sana aşağıdaki şarkıyı ithaf ediyorum.. İlk dinlediğinde çok sevmiştin ve birlikte dans etmiştik...

"Fill my heart with song and let me sing for ever more

You are all I long for

All I worship and adore

In other words, please be true
In other words, I love you"




Tesadüfler Kraliçesi

17 Aralık 2014 Çarşamba

Affettim

Genel af çıkardım bu gün
Bana zulüm edeni de affettim gitti
Cümle düşmanımla bütün
Bendeki suçlu beni de affettim gitti.
Derdime bin dert katanı
Hakkımı çalıp yutanı
Arkamdan atıp tutanı
Üstelik kin güdeni de affettim gitti.
Sadece şu dil’i değil
Yaban ile el’i değil
Kokladığım gülü değil
O güldeki dikeni de affettim gitti.
Kinim yoktur bir tek kula
İster sağa, ister sola
Yolumdan ayrı bir yola
Gaflet ile gideni de affettim gitti.
Şu ağzı, kilit vurulan
Bu yüreği, hep kırılan
Ve bana yersiz sorulan
Niçini de nedeni de affettim gitti.
Hep fenalık, kötülüksün
Sanırdım benden büyüksün
Bir de baktım çok küçüksün
Canım ben seni de affettim gitti.

Ümit Yaşar Oğuzcan

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Veda Mesajı



İlk işimden ayrılırken 2012 yılında çalışma arkadaşlarıma yolladığım veda mesajı. 

---------------------------------------------------------------------------------------------

İyisiyle kötüsüyle iz bırakan, fark eden, fark ettiren, fark yaratan herkese beni büyüttüğünüz için teşekkür ederim...

Hepinize ebruli bir hayat hikayesi diliyorum...


Ebruli bir Hayat Hikayesi

Öfke bulaşıcıdır. Haset, nefret, şiddet ve husumet de. Keza kavga ortamı bulaşıcıdır. Tıpkı tahammülsüzlük gibi. Ya da kıskançlık. Dikkat ettiniz mi hiç, küfür bulaşıcıdır. Küfür duyan insan küfür eder. Bunların yoğun olarak yaşandığı ortamlarda siz de etkilenirsiniz elde olmadan. Etrafınızdaki herkes bağırarak konuşuyorsa mesela, siz de sesinizi yükseltirsiniz. Duyulmak için. Ama kimseyi duymadan. Bir virüse yakalanmışçasına kararır içiniz, zayıflar bünyeniz. Karamsarlaşır, kapanır, katılaşırsınız. Bir kızgınlık hali çöker üzerinize, bulut gibi. Dünyaya karşı bitimsiz bir şüphe. Konuşunca ağulu çıkar kelimeleriniz, yüz hatlarınız değişir, siz farkında olmadan. Yeni çizgiler eklenir. İz iz, yol yol uzanırlar kişilik haritanızda. Duyduğunuz her şeyi yanlış anlamaya meyyal olursunuz, güzele bakınca bile çirkini bulursunuz o zaman.

Halbuki iyilik de bulaşıcıdır. Yaratıcılık da öyle. Muhabbet de. Etrafınızdaki, en yakınınızdaki insanların olumlu enerjisi ve neşesi size de geçer ve sizden onlara, başkalarına, halka halka. Yüreği güzel, dili öiçülü ve edep bilen kişilerle dostluk kurmaktan çok şey öğrenir insan. O tür meclislere gire çıka beden dilimiz değişir, yumuşar ifadelerimiz.

Farkında mısınız tevazu bulaşıcıdır? Mütevazı birinin yanında atıp tutmayız mesela. Yüksekten uçmayız. Bizim de yere iniverir ayaklarımız, toprağa basar. Karşımızdaki insan kibirden nasibini almamışsa şayet, biz de omuzlarımızı alçaltmayı öğreniriz. Ve dinlemeyi.

İnsan sabit değildir. Hamur gibi şekillenir kişiliklerimiz, yeniden ve yeniden. O yüzden işte olumlu ve yaratıcı ve olgun insanlarla daha çok zaman geçirmekte sonsuz fayda var. Kimi zaman fiziksel olarak aynı ortamlarda bulunmak. Kimi zamansa uzaktan, hatta yüzyıllar ötesinden bağ kurmak. Okuyarak, düşünerek, kendini geliştirerek...

E.Ş.
---------------------------------------------------------------------------------------------


5 Ağustos 2014 Salı

Hep derim bir uçakların uçması, bir de yavrulamak mucizevi iki olay diye :)

Dün Facebook’da bir video gördüm; bir anne çocuğu ile birlikte spor yapıyor. Birçok arkadaşım bu videoyu paylaşmış; genellikle de erkekler… Videoyu aşağıda paylaşıyorum, onu izledikten sonra düşüncelerimi aktarmam daha anlamlı olur sanırım.


Kadınlarla ilgili çok ahkam kesmek istemiyorum çünkü hiçbir zaman ücra bir yerdeki kadının nasıl bir yaşam sürdüğünü veya kocasından şiddet gören bir kadının ruh halini veya kendi ayakları üzerinde duramayan bir kadının içinde bulunduğu girdabı anlayamam sanırım. En fazla bunların doğru olmadığı hakkında milyon tane argüman geliştirir, orda burada konusabilirim ama gerçekten hissedebilir miyim emin değilim. Etrafımdaki bir çok kadın gibi şehirdeki modern kadının dertlerini kadın meselesi diye adlandırmak da bana biraz samimiyetsiz ve yetersiz geliyor. Üst yönetimdeki kadın sayısının azlığı, plazalardaki kreş yosunluğu, “bayan” dememek, siyasette kadın eksikliği filan falan… Bunlar elbette sorun ama bunlara odaklanmak bana nedense içinde yaşadığımız hallerin ve bu hallerle formatlanan beyinlerimizin bir oyunu gibi geliyor... 

“Erkek doğası böyle, ne yapalım?” veya “Kadın doğası böyle, yapacak bir şey yok…” gibi argümanların son derece sağlıksız olduğunu düşünüyorum çünkü doğamız bence sandığımız kadar statik değil.  Doğamızın statik olmadığı ve özgür irademizle doğrulara ve yanlışlara karar verebileceğimiz kabulü hayatı bence daha yaşanılabilir ve insanları da güvenilir kılıyor. Yoksa “insan doğası” deyip her yanlışa bir kılıf uydurmak çok da zor olmasa gerek… Ya da erkek doğası ya da kadın doğası… “Doğa” bence bir şekilde insanların kendilerini aklamak için kullandıkları bir kelime oyunu haline geldi. Her şeyin, her cinsin elbette bir doğası var ama insanın doğası kadar önemli olan iradesi nedense hiç önemsenmiyor! Dengeli insanlar bence doğaları ve iradeleri arasında harmoni yakalayabilen insanlar oluyorlar. Doğadan kastım iç güdü bu arada. Neyse konumuz bu değil gelelim videoya. Modern ve şehirli bir kadın olduğum için de ister istemez bu şekilde formatlanan perspektifimle olaya bakıyorumdur bunun da farkındayım :)

Bu video bana hayalimdeki “doğa ve irade”nin uyumlu dansını düşünmemi sağladı… Yani modern şehirli kadın yavruluyor ve hiçbir zaman bir erkeğin anlayamayacağı fiziksel ve mental bir değişim sürecine giriyor. (Gerçi yavrulamayan bir kadın olarak ahkam kesmek çok anlamsız ama biraz beyin jimlastiği yapmak istedim.) İnsanın içinden bir insan çıkması bence hiç de azımsanmayacak bir süreçtir heralde; hormonal değişiklikler, vücudunuzdaki fiziksel değişim. Belki artık daha az çekici olmanız, ister istemez hormonlarınızın size oynadığı oyunun bir sonucu olarak daha anaç olmanız, eşinizin “bunaldım” diyerek bir süreliğine bile olsa kendini soyutlayabilme lüksü varken sizin hiçbir zaman bu lüksünüzün olmaması… Bunlar bu işin doğasında olan şeyler ve “modern hayatta” popüler kültürün pazarladığı kadın emsalleriniz ile karşılaştırıldığınızda size kendinizi bir zavallı gibi  hissettirebilecek kadar da baskın hale bile gelebilirler. İnsanın kendini fiziksel olarak çekici hissetmesi elbette ki kendine güveni açısından güzel bir şey, ama insanın kendini fiziksel olarak çekici olmak “zorunda” hissetmesi bence çok başka bir şey. Artık etrafımdaki birçok kadın kendini buna zorunlu hissediyor çünkü ister istemez kendini sürekli bir rekabet halinde hissediyor belkide, bilemiyorum. Çünkü etrafta popüler kültürün pazarladığı emsalleri ve doğasının statikliği ile övünen bir erkek güruhu ile çevrelenmiş durumda. Yavruladıktan sonra, daha henüz yavrulamış olma halinin güzelliğini ve özelliğini yaşayamadan, bunun kendisinde sebep olduğu içsel değişimi gözlemlemeden, hissetmeden kendini bir “eski haline dönme” zorunluluğu ve sarmalı içerisinde buluyor. Nemelazım, erkek doğası !!! Erkek doğası, kadın doğasını nasıl da manipule etmiş durumda… 

Videoyu izleyip profilimdeki birçok erkeğin bunu paylaştığını görünce şaşırmadım :) Modern hayatta kadınlar çocuk, kariyer ve spor da yapar… Hatta yapmalı!

İnsanlara yaşadıkları değişimlerin doğallığını hissetmeleri için biraz zaman vermek ne kadar değerli… Bir süre sonra zaten sevdiğiniz kişinin iradesi doğası ile dengeli dansına başlayacaktır…

Modern hayatta kadınların da erkeklerin de en çok ihtiyaç duydukları şey biraz ZAMAN…

Tesadüfler Kraliçesi

15 Temmuz 2014 Salı

Günün şarkısı

"Kiss me hard before you go! 
 Summertime sadness...
 I just wanted you to know
 That , baby, you are the best..."


Summertime Sadness


24 Ekim 2013 Perşembe

Hayatımın Paragrafı


2 Mayıs 2012'de yazdığım bir yazının son paragrafı. Keşke hepsini paylaşabilsem ama çok özel bir yazı... Her okuduğumda içim bir tuhaf oluyor.

....


Bir insanı sevmek, kendinin ve onun derinlerindeki kırık dökük hazine parçalarını bulup, birleştirebilmektir… Bir insanı sevmek onun suretinde kendini bulabilmektir, bulduğunda sevmediğin şeylerle karşılaştığında kendine dönebilmektir, önce kendini değiştirmektir. Bir insanı sevmek giysilerin örttüğü ten suretini keşfetmek kadar, giysilerin örtemediği ruhunu da derinlikleriyle anlamaktır…
Ve…
“ Bir insani sevmek, onun zihninde bir türlü huzura erememis, tüm hikayeleri raflarindan çikartip, tek tek temize çekmek demektir…

Tesadüfler Kraliçesi

29 Eylül 2013 Pazar

Günün Paragrafı

" Ortaçağ' ın bir insanı bizim bugünkü yaşam üslubumuzu bambaşka açıdan değerlendirir, tümüyle acımasız, dehşet verici ve barbarca görüp aşağılardı! her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kedisine yaraşır incelikleri ve sertlikleri, güzellikleri ve acımasızlıkları barındırır kendisinde, kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir cehenneme dönüşür. Ortaçağ' da yaşayacak antik dünyanın insanı havasızlıktan içler acısı bir şekilde boğulup giderdi, bizim uygarlık ortamında bir ilkelin havasızlıktan boğulup gideceği gibi tıpkı. Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz... "

Hermann Hesse

30 Mayıs 2013 Perşembe

9 Mayıs 2013 Perşembe

"Gelinlik, Düğün, Balayı" Üçlemesi

Designer gelinlikler, ağır protokollü düğün organizasyonları ve Maldivler’de balayı…

Başım döndü, aklım karıştı son zamanlarda birçok arkadaşımın ne yaptığını anlamaya çalışırken. Bence onlar da sorgulayamadan, kendilerini bir furyanın içinde buldular ve inanıyorum ki yaptıkları veya yapılmasını talep ettikleri birçok şeyi bundan 20-30 sene sonra “anlamsız” bulacaklar. Hangi ara bir takım küçük sembolleri olan anlamlı olguların içi bu derece boşaltıldı; olgular küçüldü, semboller büyüdü ben kaçırdım…

Ağır protokollü düğünler…

“Düğün” kavramı bence, iki kişinin kendilerini gelecekte bir diğeri ile düşününce, mutlu tahayyül ediyor olmalarının, bu iki kişi arasındaki bir sır olmaktan çıkıp hayatlarındaki diğer sevdikleriyle paylaşılması ve bu mutlu tahayyül edilen geleceğin hep birlikte kutlanması demek… Yani kısaca kutlama! Kutlamak için fiyonklarla süslenmiş sandalyelere, Beyaz Saray yemeği şeklinde donatılmış masalara ve tüm o abartıya gerek var mı bilemiyorum. Beyaz Saray yemeğini andıran masaların etrafında, Damat Halayı çekmek komik oluyor :)

Kutlamanın dışında düğünün bir diğer özelliği de elbette takı takılması herhalde. Benim teorim şu: ev kurmak eskiden, (keza bence şimdi de) oldukça masraflı bir şey olduğundan ve genç insanların bu kadar bütçesi olmadığından, insanlar birbirlerine düğünlerinde altın getirirlermiş ki, genç çiftin ihtiyaçlarının bir kısmı karşılansın, bir aksilik olması durumunda kenarda köşede 3-5 kuruş bir şeyleri olsun diye. Eş dost aslında, gençlerin kutladıkları, mutlu olmasını tahayyül ettikleri o geleceğe kendi kararlarınca maddi olarak destek veriyorlar bence… Şimdi insanlar bu kallavi düğün organizasyonları için o kadar para dökünce, eş dost tam olarak neye destek veriyor o da ziyadesiyle anlamsızlaşıyor!  Düğün yemeğinin maliyetinin çağrılan davetlilerin takı tutarından daha az olması gerektiği gibi bir gerçekle karşılaşıyoruz ki, bu olayı iyice manasızlaştırıyor…

Designer gelinlikler…

Aslında batılılaşmamızın başlamasıyla beyaz gelinlik bizim kültürümüzde de yaygın hale gelmiş ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde iyice popülerleşmiş. Fakat bizim kültürümüzde evvelden, genç kızların gösterişli giyinmesi ayıp sayıldığından ve sadece evlilerin süslü olmaya hakkı olduğundan, “gelinlik” süslü giyinmeye atılan bir adımmış ve bildiğim kadarıyla beyaz değilmiş.  Batıda Orta Çağ’da, gelinliğin gösterişi sosyal statüyü simgelermiş; gelinlik ne kadar süslü, parlak, kabarık olursa, o kadar üst sınıfa mensup olunduğunu gösterirmiş. Kısaca oradan buradan merak edip okuduğum ve aklımda kalanlar bunlar…

Soruyorum çok para döküp designer gelinlik alan arkadaşlarıma: sosyal statünüzü Batılıların Orta Çağ’da yaptıkları gibi mi göstermeye çalışıyorsunuz, ellerinizdeki iPhone 4’lerle? :) Zaten hepiniz çok güzelsiniz, rahat edeceğiniz, kutlamanızda keyifle hoplayıp zıplayacağınız bir tercih, inanın o “an”ın ruhuna çok daha fazla hitap ederdi…

Maldivler’de balayı…

Maldivler’i çok merak ediyordum aslında; küresel ısınmayla ve su seviyelerinin artmasıyla yok olacak adalardan birisi olduğundan, “kaybolmadan bir görsem” diyordum ama sanırım vazgeçiyorum. Zira Maldivler'e gidersem, gizlice evlendiğim düşünülebilir. :)

Bu insanlar Boğaz kenarında kallavi düğün yapıp, Maldivler’e balayına gidiyorlarsa, benim vereceğim çeyrek altına ihtiyaçları ne kadar olabilir ki? Ruhsuz bir edayla takılan bir çeyrek daha…

Gidin sevdiğinizle güzel bir tatil yapın işte, dinlenin, birlikte güzel hayaller kurun. Varsın gerçek olmasın ama hayal kurun… Birlikte güzel hayaller kurun! İlla tatile çıkmanıza da gerek yok, bir yerde birlikte hayal kurun ve adını “balayı” koyun…

Birlikte hayaller kurabilmek için evlenmediniz mi yoksa? 


Tesadüfler Kraliçesi

17 Nisan 2013 Çarşamba

Küçük bir Hayal

Bir talepte bulunduğunuzda cevap ne olursa olsun yanında huzurlu olduğunuz insanlar vardır ya, işte büyüdükçe öyle bir insan olabilmeyi hayal ediyorum...

Tesadüfler Kraliçesi

9 Nisan 2013 Salı

Özgür İrade ve Kabullenicilik birlikte yapabilir mi?

Pozitif bilimler öngörülebilirlikten bahseder, istatistiki trendler bu bağlamda candır. Ekonomi olsun, tıp olsun, mühendislik olsun hepsinde, istatistik insanların öngörme isteğine hizmet eder.  Elimizde yeteri kadar data varsa, bir trend oluşturabilir ve geleceğin kabaca nasıl olacağını öngörebiliriz. Eğer “insan”ın geleceği tahmin edebilme dürtüsü evriminin bir parçası ise, istatistiğin çıkış noktası da bu dürtüyü tatmin etmek olabilir. Bilemiyorum, istatistik tarihi araştırması yapmak gerekebilir bu soruya yanıt bulabilmek için.

Teoride “öngörülebilirlik”in getirdiği GELECEĞİ TAHMİN ETMEK mümkün olsa da, gerçek hayatta bu çok da mümkün değil anladığım kadarıyla…

Uhrevi tarafa veya sosyal cepheye yüzümüzü çevirince ise, “öngörülemezlik” ile karşı karşıya kalırız. Yaşamın öngörülemezlik üzerine inşa edilmesi gerektiği vurgulanır. Hayatta her an, her şey olabilir ve biz insanlar kontrolü elden bırakmalıyız, kabullenici olmalıyız, tevekkül etmeliyiz ki huzursuz bir ruh olmayalım. Gelecegi istesek de öngöremeyiz, planlar yapmamalıyız, yaşamımızı değişkenlik üzerine kurgulamalıyız…

Teoride  “öngörülemezliğin” getirdiği KABULLENİCİLİK mümkün olsa da, gerçek hayatta bu çok da mümkün değil anladığım kadarıyla…


Ne o çok sevdiğim istatistiğin bana öğrettiği kadar ileride neler olabileceğini tahmin edebilmek istiyorum, ne de o çok sevdiğim spiritüelliğin bana öğütlediği kadar pasif bir kabullenici olmak…

Ne sizi tahmin edebilmek adına üzerinize görünmez bir baskı uygulamak istiyorum, ne de sizden o derece hiçbir şey beklemeyerek de kendi üzerime sizin bir görünmez baskı uygulamanızı istiyorum…

Ne sizi öngörmeye çalışıp yaratmaya çalıştığınız “gizemi”  zedelemek istiyorum, ne de "hiç bir zaman öngörülemeyecek kadar gizemli” olduğunuzu bana zorla kabul ettirmenizi istiyorum…

Sadece neyin öngörülemez olduğunu bulmaya çalışıyorum ki,  “kabulleniciliğim” benim özgür irademin bir sonucu olabilsin… 

Tesadüfler Kraliçesi

4 Nisan 2013 Perşembe

Ölünce Özleyeceklerim

İş yerinde ölümsüzlüğü tartışıyoruz, insanoğlunun giderek ölümsüzlük yolunda ilerlediği gerçeği… Moore kanunu yardımıyla, 2020’de kişisel bilgisayarların insan beyni kapasitesine ulaşacağı hesaplanmış. Genetik, nanoteknoloji, robotik gibi alanlardaki hızlı değişimin, şu anda toplumda hissedilmeyen ama “biyolojik insan” tanımı gibi bu yüzyılın çok temel bazı kavramlarını değiştireceği ve “ölüm” kavramını insanın değiştireceği ön görülüyormuş.

Sıra bana geliyor, fikrim soruluyor… “Ölmeliyiz” diyorum, “ama teknolojiye karşı olduğumdan değil, görüşlerimin değişmez olmasından veya dindar olduğumdan da değil! Ölmeliyiz çünkü o zaman doğum’un bir manası kalmaz. Ölmeliyiz çünkü dünyada çok insan var ki dünyanın onlara sunduğu adaletsiz şartlar karşısında korudukları ‘ahlaklı’ tavırlarının, ‘öteki’ dünyada mükafatlandırılacağına inanıyorlar.” Bence ölmeliyiz, evet…

Ölünce çok özleyeceklerim var aslında ama evet yine de ölmeliyiz…

Annem – Babam
Arkadaşlarım
Gereksiz de olsa bir şey öğrenmek
Birine bir şey öğretmek
Sevdiğime sarılıp uyumak
Okul
Yeşil erik
Peynir
Kahkaha atmak
Birilerini güldürmek
Müzik dinleyerek yürüyüş yapmak
Sevdiklerimle tatil yapmak
Bodrum, Ormancılar sitesi
Hayal kurmak
Sevdiğimin ne olursa olsun yanımda olacağına inanmak
Ona güvenmek
Yemek yapmak
Misafir ağırlamak
Londra
İlkbahar
Yaz
Bira
Deniz
İlginç yerler görmek
Sadece kendim için değil, birileri için de yaşayabiliyor olmak
Dans etmek, bazen evde kendi kendime J
Sevmek
Sevilmek ya da sevildiğimi farz edebilmek

Bugün to-do listemdeki maddeler yerine, ölünce özleyeceklerimi düşündüm. Ölünce bunları özleyeceksem, yaşarken böyle bir listemin olmasını ve bana arada kendimi hatırlatmasını istedim ben de…

İnsan bazen curcuna içerisinde kendini unutabiliyor, şaşırabiliyor yolunu birilerinin veya bir şeylerin etkisinde kalıp. Bizi kendimize hatırlatacak listelere ihtiyacımız olabilir arada.

Bu da öyle bir liste işte, kafam karıştığında bana birazcık yardım edebilsin diye…

Tesadüfler Kraliçesi

20 Ocak 2013 Pazar

İpekböceği Özgürlük Modeli

Bugün Gündüz Vassaf’ın “Özgürlük nedir?” başlıklı bir köşe yazısı vardı, onu okudum. Sonra da Yıldız Silier’in Oburluk Çağı kitabında özgürlükle ilgili çok sevdiğim bir kısım* vardı, onu okudum tekrar. Bir çoğumuz özgürlük hakkında ahkam kesiyoruz sürekli ama acaba kendi özgürlük tanımımız üzerine oturup ne kadar kafa yoruyoruz?

Etrafımda özgürlük kavramıyla bir “dava”sı olanlara baktığımda, genelde hep huzursuz ruhlar olduklarını görüyorum. Yani iç huzuru olan ve kendi halleriyle memnun olanların genelde özgürlükle ilgili bir davası olmuyor.  Huzursuz ruhlar, beslenmesi zor olan ruhlar, doymak bilmeyen ruhlar oluyorlar, hep eksik bir şeyler buluyorlar. Bir şeye ihtiyaç duyuyorlar, sonra onu alınca yine eksik başka bir şey kalıyor.. Ve bu böyle devam ediyor... Ve sanki bu huzursuz ruhlar aradıkları şeyin adını “özgürlük” koyunca, doyuramadıkları ruhları ve hep eksik kalan o bir tarafları meşrulaşıyor! Zira özgürlük duygusu genellikle tanım itibariyle zaten hiç bir zaman tamamlanamayacak bir duygu haline geldi...  Dolayısıyla huzursuz olmaları için geçerli sebepleri oluyor, huzursuz ruhların. Onlar özgürlüğün peşindeler, alışınca bir şeyi bırakıp gidebilme özgürlüğünün peşindeler, alışkanlıkları reddetme peşindeler, eksik olan taraflarının zaten hiç bir zaman tamamlanamayacak bir şeyle doldur(ama)maya çalıştıklarından, huzursuzluklarını aslında haklılaştırma peşindeler... Ve bence Halil Cibran çok haklı : “ne zaman ki özgürlüğü arama tutkusu dahi sizi rahatsız eder ve özgürlüğün bir erek ve tatmin olduğuna dair konuşmayı keserseniz, işte ancak o zaman özgür olabilirsiniz...”

Gündüz Vassaf yazısında özgürlüğün zıt anlamlısının "alışkanlık" oldugunu söylemiş.Özgürlük bu kadar iyi bir şeyse, ki elbette öyle, zıt anlamlısı da o kadar kötü olmalı, di mi? Alışkanlık sahiden de bu kadar kötü bir şey mi? Alışma duygusu olmasaydı, insan acaba hayatta kalabilir miydi? Alışma duygusu olmasaydı insan sevdiklerinin kaybını nasıl normalleştirebilirdi? Alışma duygusu olmasaydı insan “değişim”e nasıl ayak uydurabilirdi? Alışma duygusu olmasaydı zaman nasıl “ilaç” olabilirdi? Alışma, bence iyi veya kötü bütün duygu dalgalanmalarını normal seyrine indirgeyen ve aslında insanın iç huzuru için  elzem olan, gayet aslında faydalı tarafları da bulunan bir şey. Bu derece negatif bir şeymiş gibi lanse edilmesi de beni oldukça rahatsız etmeye başladı. İnsanın hem kendi kendine ve hem de etrafındaki insanlara huzur verebilmesi, kendisini sürekli bir “savaşçı” gibi görmemesi için, “alışkanlık” ile barışabilmesi gerekli bence.. Ve bence alışkanlık kati-iyen benim özgürlük tanımımın zıt anlamlısı olamaz!

Benim tanımıma gelince... Şimdiye kadar denk geldiklerim arasından en çok Yıldız Silier’in yazdığını kendimle bağdaştırdım ve bu benim de tanımım olmalı dedim; ipekböceği özgürlük modeli!  

“Hayat, kendi halinde bir insanın kendini kaybetmeden arkasında küçük de olsa bir iz bırakma mücadelesi” ise, ben ipekböcekleriyle aynı özgürlük tanımını benimsemek istiyorum, huzursuz ruhların tatminsizliğinin içinde saklandığı parlak, renkli paket olan özgürlük tanımını değil....


* Yıldız Silier’in “Oburluk Çağı” kitabından en sevdiğim kısım:

Yeni renkler peşinde, rüzgârın estiği yöne doğru sürüklenen (kolayca manipüle edilebilen, baştan çıkartılabilen) bir kelebeğe benzeyen hazcı birey ile tutkuyla bağlandığı bir idealin etrafında dönüp durarak kozasını ören ipekböceğine benzeyen etik birey arasındaki ayrım, günümüzde ne olduğumuza ve ne yaparsak hayatımızı daha anlamlı kılabileceğimize dair ipuçları barındırıyor. Oysa dışarıdan baktığımızda, çiçekten çiçeğe tasasızca uçan bir kelebek bize özgürlüğü çağrıştırıyor; kendisini kozasının içine hapseden ipekböceğinin ise özenecek bir yanı yokmuş gibi geliyor. Kelebek sadece şimdiyi yaşarken, ipekböceğinin şimdisini, gelecekte ne olacağı belirliyor.

 Kelebeği daha özgür olarak görmemizin altında özgürlüğü sonsuzlukla ve sınırsızlıkla ilişkilendirmemiz yatıyor olabilir. Halbuki, matematikte değişik sonsuzlukla arasında yapılan ayrıma göz attığımızda, sağduyuya ters gelen, çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşırız. Cantor’un çapraz ispatına göre, mesela 0 ve 1 arasındaki bütün noktaları belirten reel sayıların kümesi (sınırlı bir sonsuzluk), tüm tam sayıların kümesinden (sınırsız bir sonsuzluk) daha büyüktür. Bu sonuçtan çıkarak özgürlüğün anlamına dair farklı bir sezgi geliştirebiliriz. Hazcı/obur birey, acıdan kaçar ve zevk peşinde koşar; oysa hayatta sonsuz sayıda acı ve zevk olduğu için, hiçbir zaman “tam” hale gelemez. Oysa, kendi sınırlarını belirleyebilen birey, bu sınırlı alanda sonsuzu yakalayabilir. Örneğin kendine uygun yeteneklerini kullanabileceği bir mesleğe sahipse, her gün “aynı” işi yaparken bile kendini gerçekleştirebilir. Değerini bildiği, özen gösterdiği, kafa dengi birkaç arkadaşı olan birinin, internette bişr sosyal paylaşım ağında 1000 “arkadaşı” olan birine göre çok daha sahici ve dingin olması gibi. Çağımızda her şeyin daha fazlasının, daha büyüğünün, daha gösterişlisinin daha iyi olduğuna şartlandırılmışken, sadeliğin, az ve özün değerini bilmek, kendiyle barışık olmak, dış motivasyonlara muhtaç olmadan kendini motive edebilmek gibi hasletler, kısaca kendi sınırlarının farkına varıp, bütünselliğe ulaşmak gitgide zorlaşıyor. Acaba özgürlüğü, her istediğini sınırsızca yapabilmek olarak algılamamız, çağın ruhunu (şişirilmiş, botokslanmış egoların ya da narsizmin yükselişini) yansıtıyor olamaz mı?

(Narsizm ‘ısrar’ (ki vazgeçmenin reddidir) ve ‘ifrat’tan beslenir. Vazgeçebilmek ve yetinebilmek (‘Yeter’i bilirsen ‘kendine yeterli olursun!’) insan oglunun mutluluğu için elzemdir.)

Tesadüfler Kraliçesi


16 Ocak 2013 Çarşamba

Geleneksel mi, yenilikçi mi?

Hacı ninem küçükken “gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılmalıdır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi başının üstünde taşımaktadır” demişti bir kere… Küçükken, aklım ermezken çok etkilenmiş olmalıyım ki bir süre masaya tabak koyarken bile “acaba masanın da duyguları var mıdır?”, diye düşünüp tabakları hızlıca çarpmamaya özen gösterdiğimi çok net hatırlıyorum.  Halbuki dünyanın en yaramaz çocuklarından da biriymişim. Yetişkinler yaramaz cocukları hakir görür ya hep, edepsiz bulurlar. Keza ben de Edirne’de ev gezmelerinde istenmeyen cocuk oldugumdan, annem bir süre cok üzülmüş. Çünkü kendisine açık açık “Burcu’da bir sıkıntı var cok hareketli” denmiş, annem de bunun kendisine bir mesaj oldugunu düşünüp kendini mümkün oldugunca ben biraz daha büyüyene kadar geri çekmiş. Hem o kadar yaramaz olup, hem de masanın da duyguları var mıdır diye düşünmek biraz tuhaf tabii... Taa o zamanlardan belliymiş hala içimde var olan tezatlar; 

Yenilikçi miyim, yoksa geleneksel mi?


Bir yandan mümkün oldugunca özgürlükçü, yenilikçi olmaya çalışırken, aynı şeylere saplanıp kalmamaya özen gösterirken, geleneksellikten de içten içe tümüyle vazgeçemiyorum.  Tamamen rasyonel veya nesnel mi olmalıdır insan gelenekselliği köşeye bırakarak, yoksa o zıtlığı da bir miktar dengelemek mi gerekir, bilemiyorum. Bana, zaten oldukça köksüz, bir orada bir burada yetiştiğimden ötürü sanırım bazı geleneksel öğelerin benimsenmesi güven veriyor. Çünkü insanlarla ilgili bazı kodlardan, olurlardan veya olmazlardan, yola çıkarak tahminde bulunursunuz. Davranışlarıyla ilgili tahminde bulunabildiğiniz insanlar ise size güven verir aslında. İşte tam da bu kadar tahmin edememe ve “her an her sey olabilir, herkesten her sey beklenir, hazırlıklı olmak lazım” mantalitesi sebebiyle modern insan şehirde kimsenin davranışını tahmin edemez oldu. Tahmin edemeyince, kendini garantiye almak adına güvenmemeyi tercih etti… “Güven” duygusunu tahmin edilebilirliği fazla olan metalarda aramaya başladı belki de, insanlarda, insanlarla olan ilişkilerinde değil. İnsanların huzursuzluğu belki de biraz bununla da bağlantılıdır, bilemiyorum… 

Belki bu ortamda, bu kadar herkesin her şeyi yapma potansiyeli olduğunun düşünüldüğü ve insanların her hangi bir etik değer tanımaksızın her seyi yapabilmeye muktedir olduğu bu ortamda, iç huzursuzluklarını gidermek için modern insan, “güvenlik ihtiyacı duygusunu” en aza indirmeye odakli uzak doğu felsefesine sardı; çıkışı orada buldu belkide, kim bilir?

Aslında,  kapıdan dışarıya çıkılırken insanların arkalarını dönmeyeceklerinden emin olmak çok da kötü bir şey olmayabilir. Ve küçük yerlerde kapı önünde ayakkabıların dışarıya değil, aslında içeriye doğru çevrilmesi gerektiğinin düşünülmesi... Ve yine bu küçük yerlerde ayakkabıların dışarıya dönük olmasının, “git, bir daha gelme” demek olacağının bilinmesi ve misafire “yine gelin, bekleriz” demek adına ayakkabıların içeriye doğru çevirilmesi ne kadar hoş bir geleneksel nezakettir…  

Geri geleceğinin sözünü vermek adına, evden arkanı çevirerek değil de, yüzün içeriye doğru dönük ayrılmak, aslında ne kadar da manalıdır…

Tesadüfler Kraliçesi

12 Aralık 2012 Çarşamba

Dünyanın Üç ifade şekli


Gita’da maddesel dünya ve bu dünyadaki tüm insanların eylemleri tutarlı bir şekilde kategorize edilmiştir. Buna göre maddesel dünyanın 3 ifade şekli vardır:

Erdem, tutku ve cehalet.

Her insan için bu ifade şeklinden ve özden mutlaka bir tanesi diğerlerin baskındır. Hangisinin baskın olduğu insanın daha önceki yaşamlarındaki yaşantısında ve eylemlerinden bağımsız değildir. İnsan yaşamının sonunda bedenini terk ederken hangi varoluş seklini anımsarsa kuskusuz o duruma erişir. Ve ruhlar hayatlar yaşadıkça erdemli hale gelebilirler. Hayat başlarken bedenlenen ruh mutlaka 3 ifade şeklinden birine daha yatkındır. Bütün gerçeğe hakim kişiler bile erdemli olmayabilirler.  Gerçek bilgiye göre hareket eden kişi bile özünün doğası dışına çıkamaz. Çünkü herkes maddesel dünyanın –kendi seçtiği- uç yansımasından birinin (erdem, tutku, cehalet) yolundan gider. Bunu görmezden gelmek neye yarar?

Maddesel dünyadaki insanın algılarını dışarıya yönelttikçe bu 3 ifade şeklinden ‘tutku’ya kapılması kaçınılmazdır.  İnsan algılayabildiği objeleri seyrettikçe dikkatinin giderek objelere takılıp kaldığı bir eğilim geliştirir. Bu eğilim isteklere neden olur, onlar da öfkeye neden olurlar. Zaten insanı da günahkârca hareket etmeye zorlayan şey zevktir ve zevk de tutkunun maddesel dünyadaki yansımasıdır. Tanrının en yüksek kişiliği konuştu: İşte o; tutkunun maddesel dünyadaki yansımasıyla ilişkili olmaktan kaynaklanan ve daha sonra öfkeye dönüşen zevktir. O her şeyi silip süpüren, bu dünyanın günahkâr düşmanıdır, bilesin.

Tabii ki 3 ifade şeklinin insana getirdikleri birbirinden farklıdır:  Erdemin ifade seklinde yasayan kişi mutlulukla şartlanır. Tutkunun ifade seklinde yaşayan kişi sonuç veren çalışmayla (gitgide artan miktarda mal, para, başarı veya güç kazanma isteğiyle) şartlanır. Cehaletin ifade seklinde yasayan kişi çılgınlıklarla şartlanır.

Tutkunun bir diğer özelliği de doyurulamaz oluşudur. Zaten bu yüzden sonu yoktur ve bu ifade şekline teslim olan kişi hayat boyu huzur bulamaz. Sürekli okyanuslara akıp durdukları halde onların seviyesini asla yükseltemeyen nehirler gibi, dur durak bilmeyen istekler selinden etkilenmeyen kişi huzura kavuşur, isteklerini tatmin etmek için çabalayanlar huzura kavuşamazlar.

( Denk geldim, bilmiyorum kim yazmış.)

9 Aralık 2012 Pazar

"Medeni Alternatifler Dünyası"

Medeniyet nedir? Vikipedya’daki açıklamaya göre;  medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanatbilimteknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder.” Bu durumda medeni bir toplum aslında sözü geçen maddi ve manevi varlıkları barındıran, düşünen insanlardan oluşan bir toplumdur. Yani her toplum aslında medenidir... Bilemiyorum belki sosyoloji okusaydım bu konu hakkında detaylı tartışmalara katılma imkanım olurdu ama oldugu kadar...

Gecen gün bir arkadasım "günümüzde medeniyet, sosyal medyada beklemediğin bir anda karşına çıkan eski sevgili fotoğrafı için sergilediğin cool duruştur " diye bir geyik yaptı ve ben de geyik olsun diye facebook’da paylastım. Güldük eğlendik vesaire vesaire ama ben geyikMİŞ gibi paylaşmış olsam da kafamda bunun üzerinde aslında ciddi olarak düşündüm... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Batı medeniyetlerine ulaşmaya çalıştık, kah ulaştık kah ulaşamadık. Bence biz Batı medeniyetinin tam olarak neyi ifade ettiğini anlayamadan, ilkesel düzlemini sindiremeden bazı “medeni” olduğunu düşündüğümüz özellikler edindik. Ben ergenlik dönemimi Batı’da geçirdim ve ister istemez bazı değerler edindim, iyisiyle kötüsüyle... Biraz bireyselleştim ama elbette ki içinden geldiğim kültür dolayısıyla, bireyselleştiğim kadar bireyselleşemedim de. Bireyselleşmek sanki “kendinden başka kimseyi umursamamak” konusunun bir alt başlığı gibi algılanıyor. Özgürlük ise, “insanın sadece kendisini mutlu eden şeyleri önemsemesi” konusunun bir ana fikriymiş gibi... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Bireyselleşme bence insanın sürekli kendini garantiye almasını gerektirecek kadar iliklerimize işlemiş bir durumda. “Medeni alternatifler dünyasına” hoş geldiniz... Gerek sevgili konusunda olsun, gerek arkadaş konusunda olsun alternatiflerimiz olmayınca kendimizi savunmasız hissediyoruz! Olur da sevgilimizle aramız bozulursa diye, iletişimde olmayı kesmediğimiz alternatifler... Olur da arkadaşsız kalırım endişesiyle “görüşelim" diye mail atıp, hiç bir zaman görüşmeye fırsat yaratmadığımız alternatif insanlar var... İşin en ilginç yanı ise, bu alternatifler olmadan kendimizi güvensiz hissetmemiz bence. “Asil küme”, "yedek küme" olmadan anlamsızlaştı. Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...

Bizim bir alternatifler dünyamız yoksa bile, biz mutlaka birilerinin alternatifler dünyasının bir parçasıyızdır, belki sevgili olarak, belki arkadaş olarak. Ya da bize karşı oluşturulmuş bir alternatifler dünyası vardır. Vardır elbet... Ve bunun farkına varıp, ses çıkarttığımız zaman ise, “medeni olmayan insan” oluveriyoruz...

Sevgilinizin başka biriyle flirt ettiğini hissettiğinizde, eger “kanıt” yoksa elinizde, sakin olup medeni olmanız gerekmektedir... Hisler plazalarda manasızlaştığı kadar duygu dünyamızda da anlamını yitirdi! Kanıtlarla konuşmalıyız! Yoksa kuruntulu, medeni olmayan, modern olmayan biri oluverirsiniz... Bir arkadaşınız eski sevgilinizle veya hoşlandığınız kişiyle flirt ediyorsa, sakin olmanız gerekir! Ne çok canınız yanıyordur o ikisini içeren resmi hayal edince. Belki de nefesiniz tıkanıyordur düşününce bile ama sakin olmalısınız. Yoksa sizi "medeni olmayan" olarak ifşa ediverir cümle aleme... Bilemiyorum, bazen şaşırıyorum dünyanın hallerine...


Insan artık canını acıtan, bogazında düğümlenen şeyleri kabullenemediği zaman “medeni olmayan insan” oluveriyor.

Artık medeniyet asıl anlamını yitirdi...

Artık medeni olma halleri omuzlarımızda bir yuk haline geldi belki de...

Artık medeniyet insanların “bireysellik” silahlarını çıkartıp, etraflarını tam kalbinden vurması demek oldu...

Artık medeniyet ve medeni olma halleri, alternatifler dünyamızı sarıp sarmaladığımız güzel bir paket haline geldi...

“Medeni alternatifler dünyasına” hoş geldiniz...


Tesadüfler Kraliçesi

20 Eylül 2012 Perşembe

"Daha çok ölmek"


13 yaşındaydım, telefon gelmişti ve kuzenimin vefat haberi gelmişti… Askerdeydi, trafik kazası geçirmiş. Biz ise o sırada Almanya’daydık, geleli daha 1 sene olmuştu ve ben yeni yeni alışmaya başlamıştım. O ise, diş hekimiydi ve yeni mezun olmuştu.

Selçuk Abim, lisenin bir kısmında biz Edirne’de oturduğumuzdan bizde kalmıştı. O zamanlar Trakya’da bir tane Anadolu Lisesi vardı ve civardaki ilçelerden gelenler Anadolu Lisesi’ni kazanabilirlerse Edirne’da yaşamak zorundaydılar. Keza Selçuk Abim de bir süre bizde kalmıştı, sonra yurda geçmişti ama lise sonda annemle matematik çalıştıklarından hep bizde kalmıştı. Annemin meşhur “ÖYS kampının” bir üyesi olmuştu. Başarılı da olmuştu; Marmara Diş Hekimliğini kazandığı için tabii ki ailede herkes mutluydu.

Vefat haberi geldiğinde kısacık hayatımda ilk defa “hayatıma dahil olan birinin artık nerede olduğunu bilmeme fikrinin” ölümle eş anlamlı olduğunu düşünmüştüm. Olayı tam idrak edememiştim aslında, anlamaya çalışıyordum; birinin “ölmesi” ne demek? “Televizyonda sürekli ölüm haberleri izliyoruz ama yakınımızdaki biri ölünce demek ki daha çok ölmüş oluyor” diye düşünmüştüm. “Daha çok ölmek” ne demekti peki?

Kuzenimin çok sevdiği bir şair varmış ve Nermin Teyzem (Selçuk Abimin annesi) bu kişiden mezar taşına yazmak için bir dörtlük rica etmiş. O zaman aklımda kalmamıştı ismi bu kişinin sonra da Nermin Teyzem’e sormadım, bazen bazı şeyleri sormanın bir anlamı olmadığını düşünürüm. Bu da öyle anlamsız bir soru olacaktı işte. Bu kişi bir şey yazmamış ve Nermin Teyzem çok üzülmüştü, annemle telefonda konuşurlarken duymuştum. Demek ki şair için Selçuk Abim daha çok ölmemişti…

O zamanlar kendimi yalnız hissettiğimden çok yazı yazardım; günlük, mektup, şiir, hikaye vs vs… Maalesef şiirlerim bile vardı, platonik olarak hoşlandığım çocuklara yazardım. O çocuklar onlara şiir yazmış olan birinin varlığından haberdar olsalar ve ben ölsem acaba onlar için  “daha çok ölmüş” olur muydum? Pek sanmıyordum… “Demek ki” demiştim o zamanlar, “birinin daha çok ölmesi için bizim ne hissettiğimiz mühim olan.” 13 yaş için pek de fena bir neden sonuç ilişkisi sayılmazmış, şimdi geriye baktığımda…

Aslında o ismini hatırlayamadığım şaire ben o kadar da kızmamıştım. Bunun yerine kendim Selcuk Abim için bir şey yazmıştım. Çok çocukça olsa da, benim için Selçuk Abim’in “daha çok öldüğünü” dünyaya sessiz bir serzenişle ifade etmenin bir yoluydu belki de. Kim bilir? Anneme göstermiştim ve o da Nermin Teyzem’e söylemiş ve çok mutlu olmuş. Benden, 13 yaşındaki benden, yazdığımı onlara göndermemi rica etmişlerdi…

Selçuk Abim’in mezar taşında benim yazdığım dörtlük durur…

“Şu an nerede olduğunu bilmiyor olsam da” şeklinde bir kısım vardı. Türkiye’ye yollarken, annem orayı çıkartmam gerektiğini, Türkiye’de insanların askerdeyken ölen kişilerin şehit olduğuna ve şehitlerin cennete gittiğine inandıklarını söylemişti. Ve o kısmı çıkartmıştık...

Anlayamamıştım, hala da anlayamıyorum….

Ben aslında Selçuk Abim'in benim için, o ismini hatırlayamadığım şairden "daha çok öldüğünü" anlatmaya çalışıyordum, 13 yaşındaki bir çocuğun soru işaretleriyle...

Tesadüfler Kraliçesi

Geleceğe Mektup

Seninle belki tanıştık, belki hala tanışmadık veya belki de hiç tanışmayacağız bilemiyorum… Ama işini kolaylaştırmak isterim; eminim sen de herkes gibi yorgunsundur…

Artık öğrendim; “gizem” dopamin seviyesini arttırdığından, aşk duygusunu tetiklermiş. Meğer ondan gizemli hatunlara aşık olurmuş erkekler ve etrafımdaki kadınların çabası ondan sebepmiş. Ben o aranılan gizemli kadınlardan biri değilim, bunu bilesin… Aslına bakarsan belki kassam olurum. Ama biliyor musun? Hiiiç buna niyetim de yok! Eğer beni ilk tanıdığında sana gizemli geldiysem ve zamanla bu geçiyorsa, bil ki bu senin o hormona ihtiyaç duymandandı, ben gizemli olduğumdan değil.  Ve bil ki, sen bu hormona ihtiyaç duydukça, birçok kadın sana, belki de hiç olmadıkları halde, gizemli gelecekler. Ve sen hayal kırıklıklarından dolayı suçu hep dünyaya atacaksın muhtemelen… Eğer bir an olsun benimle ilgili bunu düşündüysen, hemen aklından o fikri çıkart!  O kadın ben değilim! O kadın senin kafanda yarattığın resimden kadın!

“Cool kadın” arayışın varsa… Yine yanlış yerdesin! Asla o ben değilim ve olmayacağım da… Bazen çok çoçukça bulacaksındır beni. Çok kolay ağlarım mesela, biraz şefkat gösterip başımı okşaman kafi kendime gelmem için. Ama çok kolay da gülerim. Kahkaha atmayı da çok severim ayrıca, hem de yüksek sesle! Konuşmayı da çok severim, başımdan geçen olayları, o anın heyecanını yaşayarak ve yaşatarak anlatmayı pek severim… Bazen anlattığım şeyler hiç ilgini çekmeyebilir ve gözlerinden nezaketen beni dinlediğini anlıyorumdur muhtemelen, merak etme… Buna asla alınmam, emin ol konuyu toparlamak için can atıyorumdur o esnada. Cool bir kadının sahip olmaması gereken çoğu özelliği bende bulabilirsin… Bunlar sadece bir kısmı!

İnsanları etkilemek gibi bir derdim yok, o sebeple kafama göre davranmayı tercih ediyorum. Ruh serbestisini çok önemserim! Birbirinden alakasız yerlere gidip, birbirinden alakasız şeyler yapıp, birbirinden alakasız şeyler dinleyip, hepsini de yaparken müthiş bir keyif alabilirim… Ne yaparsam yapayım, benim için aslolan "keyif" alabilmek ve  verebilmektir! Bunu oturmuş bir tarzım olmamasına bağlayabilirsin. Senin tercihin! Ama beni biraz tanırsan ve derinlere inersen özellikle belirli bir “kimliğe” sığmamaya çok özen gösterdiğimi anlayacaksındır. Bir tutarlılık arıyorsan, ilkelerime bak, şeklen yaptığım şeylere değil… Muhtemelen ben de aynısını yapıyorumdur. “İlke” ve "ruh serbestisi" hayatta en önemsediğim şeylerden biridir!

İnsan hep güçlü olmaya çalışır ya, ben de çalışıyorum elbet. Ama biliyor musun, zayıf noktalarımı göstermekten ve dile getirmekten de çekinmem pek. Zamanla görürsün acizliklerimi, ya da belki çoğunu gördün bile… Sadece Tanrı’nın kusursuzluğa hakkı olduğunu, hiçbir insanın kusursuz olmaması gerektiğine inanıyorum. Acizliklerimiz ve güçsüzlüklerimiz var, olmalı da! Senin de var, biliyorumdur da muhtemelen çoğunu ya da bileceğim! Ama emin ol, hiçbir acizliğini asla yüzüne vurmayacak kadarcık erdem sahibi oldum zamanla… Kendini rahat ve güvende hissedebilirsin! Ama en çok ihtiyaç duyduğum şey bil ki, benim de kendimi rahat ve güvende hissetmemdir… Yüzüme lütfen vurma, aciz olduğum şeyleri!

Sevmeyi çok severim; insanları, hayvanları, hayatı, çevremi ve muhtemelen seni de… Eğer sevilmekten ve özen gösterilmekten keyif almayacaksan, yine yanlış yerdesin! Eğer sevmek için kaybetmeye ihtiyaç duyanlardansan, lütfen benden uzak dur! Ben insanlara kaybetme korkusu aşılayıp, “huzursuzlukla beslenen yapay bir kalıcılık” yaratmayı reddettim! Arzulu değil, gönülden sevmeyi seviyorum. Delice sevmek değil niyetim, akıllıca sevmek… O sebeple de sevdiklerimin canını yakamıyorum çünkü kendi gönlüm yanıyor o zaman… Başka bir kadına ilgi veya heyecan hissettiğin anda, eğer o kadından uzaklaşamıyorsan, benden uzaklaş lütfen! Bil ki, ben bunu anlıyorumdur ve canım yanıyordur…

Sıra dışı bir kadın değilim! Son derece sıradan biriyim… En sevdiğim renk küçüklüğümden beri mavi idi, lisede yeşil de eklendi. Bende bulabileceğin şeyler ise muhtemelen heyecan verici şeyler olmayacak çünkü ben hayatıma giren insanlara manevi değerler katabilmeyi önemsiyorum… O sebeple, insanları ve anlattıkları hikayeleri dinlemeyi çok severim. En “samimi” hikayeler yaşlılarda olduğundan, nineler ve dedeler çok önemlidir benim için… İnsan ölüme yaklaştıkça yani yaşlanınca iyice, çok daha samimileşiyor bence. Ölüme yaklaşmak için illa ki yaşlanmaya gerek olmadığını düşünüyorum, işte o sebeple de gençliğin parıltısıyla ve kibriyle samimiyetin arka plana atılmaması gerektiğine inanıyorum…  

Ve bunları da o sebeple yazdım, samimiyetle...


Tesadüfler Kraliçesi